Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Komisyon Başkan Yardımcısı Raffaele Fitto’yu Kıbrıs Özel Temsilcisi olarak ataması tartışmaları beraberinde getirdi. Brüksel, Fitto’nun Birleşmiş Milletler çerçevesindeki çözüm sürecine katkı sunacağını, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Şahsi Temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar ile yakın çalışacağını ve müzakerelerin yeniden başlaması için güven ortamı oluşturmaya çalışacağını açıkladı.
Kâğıt üzerinde bakıldığında bu atama, uzun süredir çözülemeyen Kıbrıs meselesine Avrupa’dan gelen yeni bir diplomatik destek olarak görülebilir. Ancak temel sorun, AB’nin bu meselede iki tarafa eşit mesafede duran tarafsız bir aktör olmaması. Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni adanın tamamını temsil ettiği iddiasıyla üye kabul etmesine rağmen, Kıbrıs Türklerini siyasi eşitliğe sahip bir taraf olarak değil, Birliğin dışında kalan bir toplum olarak değerlendiriyor.
AB’nin tarafsızlığını kaybettiği en açık dönüm noktası 2004 yılı oldu. Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan Annan Planı Kıbrıs Türkleri tarafından kabul edilirken Rum tarafı planı reddetti. Buna rağmen çözüme “hayır” diyen Rum yönetimi kısa süre sonra Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul edildi. Böylece uzlaşmayı reddeden taraf ödüllendirilirken çözümü destekleyen Kıbrıs Türkleri siyasi ve ekonomik izolasyonlarla karşı karşıya kalmaya devam etti.
AB üyeliği, Rum yönetimini çözüme yaklaştırmak yerine uzlaşmaya olan ihtiyacını azalttı. Rum tarafı, üyeliğin sağladığı siyasi gücü Türkiye ve Kıbrıs Türklerine karşı diplomatik baskı aracı olarak kullanmaya başladı. Bugün AB-Türkiye ilişkilerindeki birçok başlık, Gümrük Birliği’nin güncellenmesinden üyelik sürecine kadar, doğrudan veya dolaylı biçimde Kıbrıs meselesine bağlanabiliyor. Rum yönetimi böylece yalnızca anlaşmazlığın tarafı değil, aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini etkileyebilen bir AB üyesi konumunda bulunuyor.
Türkiye’nin Fitto’nun atanmasına yönelik sert tepkisinin arkasında da bu güven sorunu var. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, atamayı AB’nin iç meselesi olarak değerlendirdiklerini belirterek Birliğin 2004’te Rum tarafını üyeliğe kabul etmesiyle tarafsızlığını kaybettiğini vurguladı. Keçeli ayrıca Avrupa Parlamentosu başta olmak üzere AB kurumlarının Kıbrıs konusundaki tamamen yanlı yaklaşımının son dönemde daha da belirginleştiğini ifade etti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tepkisi daha da sert oldu. KKTC Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs Türk tarafının rızası alınmadan yapılan atamayı tek taraflı ve provokatif bir girişim olarak nitelendirdi. Açıklamada, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü kabul edilmediği sürece AB’nin bu tür adımlarının muhatap alınmayacağı belirtildi.
AB’nin tek taraflı yaklaşımı yalnızca temsilci atamasıyla sınırlı değil. Avrupa Parlamentosu’nun yakın zamanda kabul ettiği Kıbrıs kararı, 1974 olaylarını yalnızca Rum toplumunun yaşadığı mağduriyetler üzerinden ele aldı. Kıbrıs Türklerinin 1960’lı yıllardan itibaren uğradığı saldırılar, anayasal düzenden dışlanması ve Yunanistan’daki cuntanın desteklediği darbenin adayı Yunanistan’a bağlama hedefi metnin merkezinde yer almadı. Böyle bir yaklaşım, tarihî olayları bütünlük içinde değerlendirmekten çok Rum tarafının anlatısını AB’nin resmî siyasi dili hâline getiriyor.
Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanları meselesi de AB’nin tutumunun yalnızca hukuk ve dayanışma ilkeleriyle açıklanamayacağını gösteriyor. Brüksel, GKRY’nin deniz yetki alanı iddialarını Avrupa Birliği’nin ortak sınır ve çıkar meselesi olarak değerlendirirken Türkiye ile Kıbrıs Türklerinin hak taleplerini çoğunlukla “izinsiz faaliyet” olarak tanımlıyor. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri gerekçe gösterilerek oluşturulan yaptırım rejiminin Kasım 2026’ya kadar uzatılması da bu yaklaşımın sürdüğünü gösteriyor. Yaptırım listesi boş olsa bile hukuki mekanizmanın korunması, Türkiye’ye karşı kullanılabilecek siyasi baskı aracının hazır tutulması anlamına geliyor.
Buradaki çelişki oldukça açık: AB bir taraftan çözüm sürecine katkı sunmak isteyen bir arabulucu gibi hareket ediyor, diğer taraftan anlaşmazlığın taraflarından birinin tezlerini Birlik politikası hâline getiriyor. Rum yönetiminin enerji anlaşmalarını, deniz yetki alanı iddialarını ve bölgesel ortaklıklarını destekleyen; buna karşılık Kıbrıs Türklerini ve Türkiye’yi dışlayan bir kurumun taraflar arasında güven kurması kolay değil.
Raffaele Fitto’nun görevi bu nedenle baştan sınırlı ve tartışmalı bir zeminde başlıyor. Fitto gerçekten çözüm sürecine katkı sağlamak istiyorsa yalnızca Rum yönetiminin beklentilerini Ankara’ya aktaran bir diplomat gibi hareket etmemeli. Kıbrıs Türk tarafıyla doğrudan ve eşit düzeyde temas kurmalı, adadaki iki toplumun siyasi iradesini dikkate almalı ve AB’nin bugüne kadar izlediği politikanın çözümü neden kolaylaştırmadığını da sorgulamalı.
Aksi hâlde bu atama, Kıbrıs sorununu çözmek için atılmış yeni bir adım olmaktan çok, AB’nin Doğu Akdeniz’deki siyasi ve ekonomik çıkarlarını yeni bir diplomatik makam üzerinden koruma girişimi olarak kalacaktır. Çünkü taraflardan birini üye, diğerini ise görmezden gelinen bir toplum olarak kabul eden bir yapı, özel temsilci atayabilir; fakat tarafsız bir arabulucu olduğunu iddia edemez.
Hayırlı bereketli akşamlar Öznur bacım senelerdir uğraşıyorlar fakat Allah’ıma (c.c.) hamd olsun Kıbrıs’ın tamamını bizden alamadılar
1974 harekatında tamamını almak varken Bülent Ecevit’in kifayetsizliği sebebiyle bi’sepet vatan toprağına eyvallah çektik ve bu bizim için dünya umumi efkarında can sıkıcı ve çözülemeyen bir mes’ele oldu Kıbrıs 1571 Sarı Selim’in fethinden beridir Türk toprağıdır ve hiçbir zaman yunanın olmamıştır biz Kıbrıs’ı venediklilerden aldık yunan harbi umumiden sonra İngilizlerin de desteği ile diğer adalara olduğu gibi Kıbrıs’a da konmaya çalışmıştır
Sözün hülasası Kıbrıs bizimdir ve yakında yine Türkiye’ye ilhak edecektir inşallah
Kalemine kuvvet ilmine bereket Öznur bacım