Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır ve Katar eksenindeki yeni bölgesel güvenlik denkleminde Tebük, Türk F-16’ları, hava savunma sistemleri ve diplomasi trafiğini gösteren jeopolitik kolaj.

Türkiye’nin İsrail’e Karşı “Radikal Adımları” Ne Olabilir?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Kahire’de yaptığı son açıklama, Türkiye’nin İsrail politikasında yeni bir aşamaya geçebileceğini işaret ediyor. Fidan, Gazze’de ateşkesin ikinci aşamasına geçiş konusunda Filistin tarafının yükümlülüklerini yerine getirmesine rağmen İsrail’in adım atmaması hâlinde, Türkiye, Katar ve Mısır’ın “radikal adımlar” atabileceğini söyledi. Washington’dan İsrail üzerinde gerekli baskıyı kurmasını beklediklerini de özellikle vurguladı.

Peki bu “radikal adımlar” ne olabilir?

İlk akla gelen doğrudan askerî seçenekler olsa da Ankara’nın son dönemde izlediği politika daha farklı bir ihtimale işaret ediyor. Türkiye’nin asıl hamlesi İsrail’le tek başına karşı karşıya gelmek değil, bölgenin önemli güçlerini aynı diplomatik ve güvenlik denkleminde buluşturarak İsrail üzerinde ortak bir baskı ve caydırıcılık mekanizması oluşturmak olabilir.

Bu açıdan 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması kritik önemde. Üç ülkeden birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngören anlaşmanın yalnızca siyasi dayanışmayla sınırlı kalmaması; müşterek tatbikatlar, hava savunması, elektronik harp, insansız sistemler, savunma sanayii ve lojistik koordinasyon gibi alanlara yayılması planlanıyor.

Daha da önemlisi, Ankara bu yapının üç ülkeyle sınırlı kalmayabileceğini söylüyor. Hakan Fidan, Mısır’ı anlaşmaya katılabilecek doğal ortaklardan biri olarak açıkça zikretti. Mısır’ın katılımı henüz kesinleşmiş değil. Ancak gerçekleşmesi hâlinde ortaya çıkacak yapı yalnızca askerî kapasite açısından değil, coğrafi olarak da son derece önemli olur: Türkiye’nin askerî gücü, Pakistan’ın caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ın ekonomik ağırlığı ve Mısır’ın Gazze, Sina, Süveyş, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz üzerindeki stratejik konumu aynı güvenlik mimarisinde buluşabilir.

Tam bu ortamda ortaya atılan Tebük iddiası da dikkat çekiyor.

Türkiye’nin F-16 savaş uçakları ve hava savunma unsurlarını Suudi Arabistan’ın kuzeybatısındaki Kral Faysal Hava Üssü’ne konuşlandırmayı değerlendirdiği ileri sürülüyor. İddia Ankara veya Riyad tarafından henüz doğrulanmış değil. Fakat doğru çıkması hâlinde Mekke Anlaşması’nın sahadaki ilk güçlü askerî yansımalarından biri olabilir.

Çünkü mesele yalnızca Türk F-16’larının Suudi Arabistan’a gitmesi değil. Mesele Tebük’e gitmesi.

Tebük, Akabe Körfezi ve İsrail’in güneyindeki Eilat eksenine yaklaşık 200 kilometrelik mesafede bulunuyor. Bölgenin İsrail açısından hassasiyeti yeni de değil. 1978’de ABD’nin Suudi Arabistan’a F-15 satışı tartışılırken İsrail’in başlıca kaygılarından biri savaş uçaklarının Tebük’e konuşlandırılmasıydı. Washington’ın Suudi uçaklarının burada konuşlandırılmayacağı yönünde güvence vermek zorunda kalması, Tebük’ün İsrail’in stratejik hesaplarında ne kadar önemli olduğunu yıllar önce göstermişti.

Türk F-16’larının buraya konuşlandırılması elbette İsrail’e saldırı hazırlığı anlamına gelmez. Ancak askerî stratejide niyet kadar coğrafya ve kapasite de önemlidir. İsrail’in güneyine yakın bir Suudi üssünde Türk savaş uçaklarının ve hava savunma unsurlarının bulunması, İsrail’in kriz senaryolarında Türkiye’yi de hesaba katmak zorunda kalacağı yeni bir caydırıcılık unsuru yaratabilir.

Radikal adım, bölgeyi aynı masada buluşturmak olabilir

Fidan’ın sözlerini asıl anlamlı hâle getiren ise Mekke Anlaşması veya Tebük iddiasından çok, bunlarla eş zamanlı yürütülen yoğun diplomasi trafiği.

Son haftalarda Lübnan Başbakanı Nevvaf Salam ve ardından Cumhurbaşkanı Joseph Aoun Türkiye’yi ziyaret etti. Ankara, Lübnan’ın egemenliği ve gelecekteki güvenlik düzeninde daha aktif bir rol üstlenmeye hazır olduğunu açık biçimde ortaya koydu.

Ardından Hakan Fidan Libya’ya gitti. Ziyaret yalnızca Ankara’nın geleneksel olarak yakın olduğu Trablus’u değil, Bingazi’yi de kapsadı. Fidan hem batıdaki yönetimle hem Halife Hafter ve doğudaki siyasi aktörlerle görüştü. Türkiye böylece Libya’da bir tarafın destekçisi olmaktan, iki tarafla da konuşabilen daha merkezi bir aktöre dönüşmeye çalışıyor.

Fidan Libya’dan hemen sonra Mısır’a geçti. Birkaç yıl önce Libya ve Doğu Akdeniz’de karşı karşıya gelen Ankara ile Kahire bugün Gazze konusunda aynı arabuluculuk mekanizmasının iki temel aktörü. Üstelik Mısır’ın adı artık Mekke Anlaşması’nın olası genişlemesi bağlamında da geçiyor.

Aynı günlerde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da Türkiye’deydi. Ankara böylece Gazze’nin geleceği konusunda yalnızca Hamas’la değil, Filistin Yönetimi’yle de eş zamanlı diplomasi yürütüyor.

Bu gelişmeleri birbirinden bağımsız hadiseler olarak okumak mümkün değil.

Ortaya çıkan tablo Türkiye’nin İsrail karşısında doğrudan askerî çatışmayı değil, bölgesel güçleri birbirine yaklaştırarak İsrail’in hareket alanını daraltacak bir siyasi ve güvenlik ağı kurmayı hedefleyebileceğini düşündürüyor.

Bu stratejinin ilk ayağı diplomatik olabilir. Türkiye, Mısır ve Katar Gazze arabuluculuğunda ortak hareket ederek İsrail üzerindeki siyasi baskıyı artırabilir. Fidan’ın “Türkiye, Katar ve Mısır” diye özellikle üç ülkenin adını birlikte kullanması bu bakımdan önemli.

İkinci ayak, Suudi Arabistan ve Pakistan’la oluşturulan güvenlik mimarisinin genişlemesi olabilir. Mısır’ın da katılması hâlinde İsrail’in çevresindeki en önemli bölgesel güçlerin önemli bir bölümü ilk kez kurumsal bir güvenlik çerçevesinde birbirine bağlanmış olur.

Üçüncü ayak ise caydırıcılık olabilir. Ortak tatbikatlar, hava savunması, Kızıldeniz güvenliği ve eğer doğrulanırsa Tebük gibi stratejik noktalardaki Türk askerî varlığı, diplomatik baskının arkasına daha somut bir kapasite ekleyebilir.

Bunun anlamı şu: İsrail’in karşısında birbirinden kopuk başkentler yerine, belirli konularda giderek daha fazla koordinasyon kuran bölgesel aktörler ortaya çıkıyor.

İsrail’in bölgedeki en büyük avantajlarından biri uzun yıllardır tam da bu dağınıklıktı. Ankara, Riyad, Kahire, Doha ve İslamabad farklı tehdit algılarıyla, farklı önceliklerle hareket ediyordu. Filistin, Lübnan, Suriye ve Kızıldeniz meseleleri de çoğu zaman birbirinden ayrı dosyalar olarak ele alınıyordu.

Türkiye şimdi bu dağınık alanların arasında bağ kurmaya çalışıyor olabilir.

Mekke Anlaşması güvenlik ayağını, Türkiye-Mısır-Katar hattı Gazze diplomasisini, Lübnan temasları Levant boyutunu, Libya politikası Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz ayağını oluşturuyor. Tebük iddiası doğrulanırsa bu tabloya görünür bir askerî caydırıcılık unsuru da eklenecek.

Türkiye’nin tek başına İsrail üzerinde yaratabileceği baskının doğal sınırları var. Fakat Türkiye’nin askerî kapasitesi, Suudi Arabistan’ın ekonomik ağırlığı, Pakistan’ın caydırıcılığı, Mısır’ın stratejik coğrafyası ve Katar’ın diplomatik kanalları aynı yönde hareket etmeye başlarsa denklem değişebilir.

Özetle “radikal adımlar” ile kastedilen, İsrail sorununu Türkiye-İsrail geriliminden çıkararak bölgesel bir meseleye dönüştürmek ve İsrail’in karşısında ortak hareket edebilen yeni bir bölgesel denge oluşturmak olabilir.

Tebük’te Türk F-16’larının bulunup bulunmayacağını önümüzdeki günler gösterecek. Mısır’ın Mekke Anlaşması’na katılıp katılmayacağı da henüz belli değil. Ancak Ankara’nın son diplomasi trafiği şunu gösteriyor: Türkiye, İsrail üzerinde sonuç üretmenin yolunu artık yalnızca daha sert konuşmakta değil, bölgenin dağınık gücünü ortak bir siyasi ağırlığa dönüştürmekte arıyor olabilir.

Ve belki de bundan sonraki asıl soru İsrail’in ne yapacağı değil, bu yeni bölgesel dengeye ABD’nin nasıl yaklaşacağı olacak. Çünkü Orta Doğu’da kurulmaya başlayan bu yeni güvenlik mimarisi yalnızca İsrail’in hareket alanını değil, Washington’ın da onlarca yıldır dayandığı bölgesel düzeni yeniden şekillendirebilir.

477
1
14

Bu makaleyi beğendiniz mi?

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.

Diğer makaleler

1 Yorum
Eskiler
En Yeniler

Uzun vadeli işler artık boş geliyor. Ver Hss ve gerekli unsurları geri çekil. Geç kalınmış asıl iş bizim akademi ve Wagner benzeri özel ordu. Siyasi olarak bulaşmayacaksan devrede olmalıydı. Bedeli Filistin soykırimını hesabını veremeyeceğimiz reality şov olarak izleyerek imanımıziň gevremesi ve bedelini de ödeyecek olmamız.

Çalışmalarımı destekleyin
Rozetinizi seçin, sponsorlar arasına katılın.
477
1
14

Bağımsız çalışmalarımı destekleyin.

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.