İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk şehri Ceuta, son günlerde Avrupa’nın en büyük göç krizlerinden birine sahne oldu. Kısa süre içinde yaklaşık 60 bin kişinin Fas’tan Ceuta’ya geçmesi, 2021 krizini geride bırakırken Avrupa Birliği’nin dış sınır güvenliğini ve Schengen düzenini yeniden tartışmaya açtı. Madrid yönetiminin göç akınını kontrol etmekte zorlanması ise Avrupa’nın sınır güvenliği mekanizmalarının dayanıklılığına ilişkin soru işaretlerini artırdı.
İlk bakışta yaşananlar, Akdeniz hattında sıkça görülen düzensiz göç dalgalarından biri gibi görünebilir. Ancak kriz, boyutu, zamanlaması ve arka planındaki jeopolitik gelişmeler dikkate alındığında çok daha geniş bir çerçevede değerlendirilmeyi hak ediyor.
Ceuta ve Melilla, onlarca yıldır Fas ile İspanya arasında egemenlik tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Rabat, bu iki bölgeyi sömürge döneminden kalan topraklar olarak görürken, Madrid bunların İspanya’nın ayrılmaz parçaları olduğunu savunuyor. Geçmişte iki ülke arasındaki siyasi gerilimlerin arttığı dönemlerde sınırdaki göç hareketlerinin de dikkat çekici biçimde hızlandığı görüldü. Son göç dalgasında Fas güvenlik güçlerinin müdahalelerinin sınırlı kalması da birçok uzmanın, Rabat’ın bu kriz üzerinden Madrid’e siyasi mesaj verdiği yönündeki değerlendirmelerini güçlendirdi.
Göçmen Krizinin Arkasındaki İsrail Faktörü
Bu kez tabloyu farklılaştıran başka bir jeopolitik unsur daha bulunuyor.
2020 yılında İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Fas, son yıllarda Tel Aviv ile savunma sanayii, istihbarat, siber güvenlik ve askerî teknoloji alanlarında kapsamlı bir stratejik ortaklık geliştirdi.
Aynı dönemde İspanya ise özellikle Gazze savaşı sonrasında Avrupa’da İsrail’e karşı en sert siyasi tutumu benimseyen ülkelerden biri hâline geldi. Madrid’in Filistin devletini tanıması, İsrail hükümetine yönelik sert eleştirileri ve Uluslararası Adalet Divanı sürecine verdiği destek, iki ülke arasındaki ilişkileri son yılların en gergin seviyesine taşıdı.
Bu gerilim yalnızca diplomatik açıklamalarla da sınırlı kalmadı. Son aylarda ABD’deki bazı düşünce kuruluşlarında ve İsrail’deki bazı güvenlik çevrelerinde, Fas’ın Ceuta ve Melilla üzerindeki tezlerine daha olumlu yaklaşılması gerektiğini savunan değerlendirmeler yayımlandı. Bu tartışmalar İspanya’da ciddi yankı uyandırırken, İsrail’in Madrid Büyükelçisi bunun resmî devlet politikası olmadığını açıklamak zorunda kaldı.
Tam da bu nedenle Ceuta’da yaşanan göç krizinin zamanlaması dikkatle incelenmeye değer.
Bugün göç, insani bir mesele olmanın ötesinde, devletlerin birbirleri üzerinde siyasi baskı kurabildiği stratejik bir enstrüman olarak giderek daha fazla öne çıkıyor. Belarus’un Polonya sınırında izlediği politika, Rusya’nın düzensiz göçü Avrupa üzerinde baskı unsuru olarak kullanmakla suçlanması ve Türkiye-Avrupa Birliği göç anlaşması etrafındaki tartışmalar bunun son yıllardaki en belirgin örnekleri arasında yer alıyor.
Ceuta’da yaşananlar da bu eğilimin yeni bir halkası olabilir. Bu göç krizi, İsrail’in İspanya’ya vermek istediği uyarı niteliğindeki mesajın bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Önümüzdeki süreçte krizin nasıl yönetileceği yalnızca Madrid ile Rabat arasındaki ilişkileri değil, Avrupa Birliği’nin göç politikalarını, Batı Akdeniz’deki güç dengesini ve İsrail-Fas-İspanya ekseninde şekillenen yeni jeopolitik denklemi de yakından etkileyecek.