Hakan Fidan ve Abbas Arakçi’nin ön planda yer aldığı; Türkiye ve İran bayrakları, İran haritası, İstanbul ve Tahran silüetleriyle iki ülke arasındaki güvenlik ve jeopolitik dengeyi anlatan kolaj.

Türkiye İran'ın Bölünmesini Neden Engelledi?

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin yaptığı dikkat çekici bir açıklama uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Arakçi, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları sırasında Irak üzerinden İran’a uzanacak bir Kürt ayaklanmasının planlandığını, ancak Türkiye’nin kararlı tutumu sayesinde bu planın başarısız olduğunu söyledi. Arakçi’ye göre Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ABD’li yetkililerle yaptığı görüşmeler de bu süreçte önemli rol oynadı.

Bu açıklama akla şu soruyu getiriyor: Türkiye neden uzun yıllardır birçok konuda rekabet ettiği İran’ın zayıflamasını, hatta bölünmesini istemedi?

Türkiye ile İran arasındaki rekabet yüzlerce yıllık bir geçmişe dayanıyor. Osmanlı ile Safevî Devleti arasında yaşanan savaşlar, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile bugünkü sınırların büyük ölçüde şekillenmesiyle sona erdi. Dikkat çekici olan ise bu sınırın yaklaşık dört asırdır büyük ölçüde değişmemiş olması.

Cumhuriyet döneminde de iki ülke, Suriye’den Irak’a, Güney Kafkasya’dan Orta Asya’ya kadar birçok meselede zaman zaman karşıt pozisyonlar benimsedi. Ancak bu rekabet hiçbir zaman taraflardan birinin tamamen çökmesini hedefleyen bir mücadeleye dönüşmedi.

Bunun temel nedeni oldukça açık: Türkiye ile İran, birbirlerinin rakibi olsalar da aynı zamanda karşılıklı güvenlik dengelerinin önemli birer parçasını oluşturuyorlar.

Ankara açısından güçlü bir İran zaman zaman diplomatik rekabet anlamına gelebilir; fakat parçalanmış bir İran çok daha büyük güvenlik riskleri doğurur.

Türkiye yaklaşık 560 kilometrelik kara sınırını İran ile paylaşıyor. İran’da yaşanabilecek büyük bir parçalanma yalnızca bu ülkenin iç meselesi olarak kalmaz; etkileri kısa sürede Türkiye sınırına kadar ulaşır.

İlk olarak, İran’da yaşanabilecek büyük çaplı bir istikrarsızlık yeni göç dalgalarını tetikleyebilir. Milyonlarca insanın yerinden edilmesi, hâlihazırda yoğun bir göç baskısıyla karşı karşıya bulunan Türkiye’nin yükünü daha da ağırlaştırır.

Bir diğer tehlike, merkezi otoritenin zayıflamasıyla ortaya çıkacak güvenlik boşluğu olur. Devlet denetiminin azaldığı bölgelerde silahlı grupların, kaçakçılık ağlarının ve terör örgütlerinin hareket alanı genişleyebilir. Özellikle İran’ın kuzeybatısında oluşabilecek kontrolsüz alanlar, PKK’nın uzantıları da dâhil olmak üzere farklı örgütlere yeni faaliyet sahaları açabilir.

Bunun yanı sıra İran’ın parçalanması, bölgedeki güç dengesini köklü biçimde değiştirebilir. Irak’tan Suriye’ye, Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne uzanan geniş bir coğrafyada sınırlar ve nüfuz alanları yeniden tartışmaya açılabilir. Böyle bir domino etkisi, yalnızca İran’ı değil, Türkiye’nin güvenliğini, enerji hatlarını ve ticaret koridorlarını da doğrudan tehdit eder.

Nitekim Türkiye son yıllarda resmî açıklamalarında defalarca komşu ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması ilkesini vurguladı. Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin Ocak 2026’daki ortak basın toplantısında da iki ülke, bölgesel istikrar ve diyalog mekanizmalarının önemini vurgulamıştı.

Sonuç olarak Ankara’nın İran’ın toprak bütünlüğünü savunması, İran yönetimine duyulan özel bir yakınlıktan kaynaklanmıyor. Türkiye açısından mesele rejim değil, jeopolitik denge. Ankara, İran’la rekabet etse bile onun zayıflayıp parçalanmasını değil, istikrarlı ve kontrol edilebilir bir komşu olarak varlığını sürdürmesini kendi ulusal güvenliğinin temel unsurlarından biri olarak görüyor.

498
0
8

Bu makaleyi beğendiniz mi?

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.

Diğer makaleler

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler
Çalışmalarımı destekleyin
Rozetinizi seçin, sponsorlar arasına katılın.
498
0
8

Bağımsız çalışmalarımı destekleyin.

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.