Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, görev süresinin son aylarına girerken 27–29 Temmuz tarihlerinde Kıbrıs’ı ziyaret edecek. Kıbrıs’ta Türk ve Rum liderlerle görüşmesi beklenen Guterres’in amacı, uzun süredir durmuş olan siyasi süreci yeniden hareketlendirmek. Ancak önündeki süre kısa, tarafların çözüm anlayışları ise birbirinden oldukça uzak.
Guterres’in görevden ayrılmadan Kıbrıs sorununu tamamen çözmesi gerçekçi görünmüyor. Buna karşılık yeni bir müzakere zemini oluşturması, tarafları yeniden masaya oturtması ve güven artırıcı adımları hızlandırması mümkün. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Guterres ile iyi ilişkilere sahip olması da Türkiye açısından önemli bir diplomatik avantaj oluşturuyor. Erdoğan, geçtiğimiz aylarda Ankara’da ağırladığı Guterres’e Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü takdim etmişti. Hakan Fidan’ın ziyaret öncesinde BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Şahsi Temsilcisi María Ángela Holguín ile görüşmesi de Ankara’nın bu süreci en üst düzeyde yakından takip ettiğini gösteriyor.

Türkiye’nin tutumu açık: Ankara artık federasyon modelinin sonuç vermediğini düşünüyor ve adada iki devletin yan yana var olmasını savunuyor. Bunun temelinde geçmiş deneyimler bulunuyor. 2004 Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türkleri plana destek verirken Rum tarafı birleşme planını reddetti. Buna rağmen Rum yönetimi Avrupa Birliği’ne bütün adayı temsil ediyormuş gibi kabul edildi, Kıbrıs Türklerinin izolasyonu ise büyük ölçüde devam etti.
Bu nedenle Türkiye, yeni bir sürecin ancak Kıbrıs Türklerinin egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü kabul edilirse anlamlı olacağını söylüyor. Guterres’in karşısındaki en büyük sorun da burada ortaya çıkıyor. BM hâlâ iki toplumlu ve iki bölgeli federasyonu temel alırken Ankara ve KKTC iki devletli çözümü savunuyor.
Avrupa Birliği de Kıbrıs sürecine daha fazla dâhil olmak istiyor. Brüksel’in özel temsilci ataması bunun göstergesi. Ancak Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs hakkında kabul ettiği tek taraflı kararlar ve Kıbrıs Türklerinin yaşadığı mağduriyetleri görmezden gelen yaklaşımı, AB’nin tarafsızlığına yönelik soru işaretlerini artırıyor. Rum yönetiminin aynı zamanda AB üyesi olması da Brüksel’in bağımsız bir arabulucu gibi hareket etmesini zorlaştırıyor.
Türkiye ise yalnızca diplomatik alanda değil, sahada da daha aktif bir politika izliyor. KKTC’ye doğal gaz boru hattı kurulmasına yönelik plan, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemine yeni bir boyut kazandırabilir. Gelecekte Kıbrıs çevresindeki gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması ihtimali, enerji iş birliğini çözüm için önemli bir teşvike dönüştürebilir. Türkiye’nin ilan ettiği NAVTEX de, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Türklerinin deniz yetki alanları ve doğal kaynaklar üzerindeki haklarının sahada korunacağını gösteriyor.
Guterres’in elindeki en gerçekçi seçenek, nihai çözüm modelini hemen dayatmak yerine taraflar arasında yeni bir güven ortamı oluşturmak. Geçiş kapıları, enerji paylaşımı, ekonomik iş birliği ve Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliği gibi konularda ilerleme sağlanabilirse kapsamlı çözümün önü yeniden açılabilir.
Sonuç olarak Guterres’in görevden ayrılmadan Kıbrıs sorununu tamamen çözmesi zor. Ancak Erdoğan ile kurduğu güçlü diyalogdan yararlanarak Türkiye’yi sürecin merkezinde tutması, tarafları yeniden masaya oturtması ve Kıbrıs Türklerinin eşitliğini daha güçlü biçimde gündeme taşıması mümkün. Guterres’in asıl başarısı, adayı yeniden birleştirmek değil; iki taraf arasındaki yarım asırlık çıkmazı aşabilecek, Kıbrıs Türklerinin egemen eşitliğini gözeten ve sahadaki gerçeklere dayanan yeni bir müzakere zemini oluşturmak olacaktır.