Bir zamanlar Filistin’i yöneten İngiltere, bugün bu toprakların geleceğinde ne kadar söz sahibi olabilir? İsrail’in Doğu Kudüs’teki İngiliz konsolosluğunu kapatma kararı, Londra’yı bu soruyla karşı karşıya bırakıyor. İngiltere’nin yasa dışı yerleşimlere yönelik yaptırımlarına verilen karşılık, Filistinlilerle kurduğu ilişkileri ve bölgedeki faaliyetlerini hedef alıyor.
Gerilimi tırmandıran adım, Londra’nın 8 Eylül’de açıkladığı önlemler oldu. İngiliz hükümeti, işgal altındaki Batı Şeria’daki yasa dışı İsrail yerleşimlerinde üretilen malların ithalatını yasaklayacağını, bu yerleşimlerin kurulmasını ve genişletilmesini destekleyen kişi ve şirketlere de yaptırım uygulayacağını duyurdu. Gerekçe, yerleşimlerin genişlemesinin ve Filistinlilere yönelik şiddetin iki devletli çözüm ihtimalini giderek ortadan kaldırması.
İsrail ise konsolosluğun kapatılmasının yanı sıra İngiltere’nin Filistin güvenlik güçlerine verdiği eğitimin sonlandırılacağını ve Gazze koordinasyon mekanizmasından çıkarılacağını açıkladı. İsrail yönetimi, İngiliz yaptırımlarını egemenliğine müdahale ve yaklaşan seçimleri etkileme girişimi olarak nitelendirdi.
Filistin’in geleceğinde söz sahibi olma yarışı
İngiltere’nin bu meseleye yaklaşımını anlamak için geçmişine bakmak gerekiyor. Londra, 1917 Balfour Deklarasyonu’yla Filistin’de Yahudi halkı için bir “ulusal yurt” kurulmasını destekledi. Ardından 1948’e kadar süren manda yönetimi boyunca bölgenin siyasi geleceğini belirleyen başlıca güç oldu. Ancak İngiliz çıkarlarıyla Siyonist hareketin hedefleri her zaman örtüşmedi. Yahudi göçüne getirilen kısıtlamalar, İngiliz yönetimi ile Siyonist silahlı gruplar arasında çatışmalara da yol açtı.
Bugün de Londra ile İsrail yönetimi, Filistin’in geleceği konusunda farklı hesaplar yapıyor. İngiltere, İsrail’le ticareti sürdürmek istediğini açıkça belirtirken yasa dışı yerleşimlere ekonomik baskı uygulanmasını savunuyor. Londra, ilişkileri koparmadan İsrail hükümetini politikasını değiştirmeye zorlamak ve bir Filistin devletinin kurulabilmesi için gerekli koşulları korumak istiyor.
Bu yaklaşımı İngiltere’nin bölgesel çıkarları açısından da değerlendirmek mümkün. Batı Şeria’daki Filistin toprakları parçalandıkça, Londra’nın yıllardır savunduğu iki devletli çözüm kâğıt üzerinde kalıyor. Filistin kurumlarının zayıflaması da İngiltere’nin diplomatik ilişkiler ve güvenlik iş birliği yoluyla kurduğu etkiyi azaltabilir. Dolayısıyla Londra açısından siyasi çözüm ihtimalini ayakta tutmak, bölgenin geleceğinde söz sahibi olabilmenin de yollarından biri.
İsrail’in karşı hamleleri tam da bu noktaya yöneliyor. Konsolosluk, güvenlik eğitimi ve Gazze’deki koordinasyon çalışmaları, İngiltere’nin Filistin meselesine doğrudan katılımını sağlıyor. Bu faaliyetlerin engellenmesi, Londra’nın yaptırımları sürdürürken bölgedeki etkisini korumasını zorlaştırabilir. İsrail’in tutumunu, kendisine baskı uygulamanın diplomatik bir bedeli olacağını gösterme girişimi olarak okumak mümkün.
İsrail açısından asıl risk, yaptırımların başka ülkelere yayılması. Yasa dışı yerleşimlerde üretilen malların ihracattaki payı sınırlı olsa da Fransa ve Kanada’nın benzer adımlar açıklaması, meselenin diplomatik boyutunu büyütüyor. Bu ülkelerin sayısı arttıkça, İsrail’in yerleşim politikasını sürdürmesi Batılı ortaklarıyla ilişkilerini daha fazla zorlayabilir. Ancak yaklaşan seçimler, hükümeti geri adım atmak yerine tutumunu sertleştirmeye de yöneltebilir. Dış baskıya direndiğini göstererek seçmen desteğini artırmak isteyen bir yönetimin, İngiltere’yle gerilimi düşürecek adımlara yanaşması zorlaşabilir.
İngiltere ise, İsrail’in kararlarını etkilemek isterken kendi gücünün sınırlarıyla da karşılaşıyor. Aynı sorun, Londra’yla benzer tutum alan Avrupa ülkeleri için de geçerli. Peki Avrupa, Gazze’nin yeniden inşasına maddi destek verirken savaş sonrası yönetimi konusunda da söz sahibi olabilecek mi?