Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan eksenini; İran, Husiler ve Babülmendep’teki jeopolitik gerilimi simgeleyen kolaj.

İran, Husiler Üzerinden Mekke İttifakı'nı mı Hedef Alıyor?

Husilerin Suudi Arabistan’a yönelen saldırılarının zamanlaması dikkat çekici. Tahran, Babülmendep üzerinden enerji güvenliğini baskı altına alırken aynı zamanda Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan hattında şekillenen yeni savunma ekseninin sınırlarını mı test ediyor?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan eksenini; İran, Husiler ve Babülmendep’teki jeopolitik gerilimi simgeleyen kolaj.

Husilerin yeniden Suudi Arabistan’a yönelmesi yalnızca Yemen savaşının yeni bir aşaması olarak yorumlanamaz. Hürmüz’den Babülmendep’e uzanan enerji hatları, Körfez’deki güç dengeleri ve Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında gelişen yeni savunma iş birliği düşünüldüğünde, saldırıların çok daha geniş bir bölgesel hesaplaşmanın parçası olabileceği görülüyor.

İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabet yeni değil. Yemen de yıllardır bu rekabetin en sert hissedildiği alanlardan biri. Bir tarafta İran’ın desteklediği Husiler, diğer tarafta Riyad’ın destek verdiği Yemen hükümeti ve farklı yerel aktörler bulunuyor.

Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğuyla İran ve Suudi Arabistan’ın diplomatik ilişkileri yeniden tesis etmesi, bu mücadelede yeni bir dönemin başlayabileceği beklentisini yaratmıştı. Ancak normalleşme, iki ülkenin bölgesel çıkarlarının örtüştüğü anlamına gelmedi. Bugün yaşananlar da rekabetin ortadan kalkmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini gösteriyor.

Husilerin Suudi hedeflerine yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarının yeniden gündeme gelmesi bu nedenle önemli. Üstelik bu hareketlilik, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında yeni bir savunma mekanizmasının şekillendiği döneme denk geliyor.

Tam da bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Husilerin yeniden Suudi Arabistan’a yönelmesi yalnızca Yemen cephesinin doğal sonucu mu, yoksa Riyad’ın etrafında oluşan yeni güvenlik mimarisine verilmiş stratejik bir mesaj mı?

Hedef yalnızca Suudi Arabistan değil, Mekke İttifakı olabilir

İran açısından ilk önemli koz enerji güzergâhları.

Dünya enerji piyasalarında yıllardır Hürmüz Boğazı konuşuluyor. Ancak Babülmendep de en az onun kadar kritik. Hürmüz Körfez’den çıkışı, Babülmendep ise Kızıldeniz ile Hint Okyanusu arasındaki bağlantıyı kontrol ediyor. Her iki geçiş noktasının aynı anda baskı altında kalması, yalnızca Suudi Arabistan’ı değil küresel enerji ve ticaret akışını etkileyebilecek bir tablo yaratıyor.

Bu açıdan bakıldığında Husiler, İran açısından klasik bir vekil gücün ötesinde stratejik değer taşıyor. Tahran kendi ordusunu doğrudan yeni bir cepheye sürmeden Kızıldeniz’de risk üretebiliyor, Suudi Arabistan’ın enerji güvenliği üzerindeki baskıyı artırabiliyor ve Washington’a çatışmanın ekonomik maliyetinin İran sınırlarının çok ötesine taşınabileceğini gösterebiliyor.

Başka bir ifadeyle İran’ın mesajı şu olabilir: Tahran üzerindeki askerî baskı artarsa bunun bedelini yalnızca İran ödemez.

Ancak mesele enerjiyle sınırlı değil.

Suudi Arabistan uzun süredir ekonomisini petrol bağımlılığından uzaklaştırmaya, yabancı yatırımı çekmeye ve kendisini Orta Doğu’nun yeni ekonomik merkezlerinden biri haline getirmeye çalışıyor. Sürekli güvenlik tehdidi altında bulunan bir Riyad ise daha fazla kaynağı savunmaya ayırmak, yatırımcıların risk algısıyla mücadele etmek ve bölgesel liderlik iddiasını daha zor şartlarda sürdürmek zorunda kalır.

Tahran’ın aynı dönemde Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez aktörleriyle ilişkilerini yumuşatmaya çalışması da ayrıca dikkat çekici. İran bir taraftan Suudi Arabistan üzerindeki baskıyı artırırken diğer taraftan Körfez’in tamamının kendisine karşı birleşmesini engellemeye çalışıyor olabilir.

Fakat asıl dikkat çekici boyut, yeni savunma ekseni.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında şekillenen savunma iş birliğinin gerçek ağırlığı, yalnızca imzalanan anlaşmalarla değil kriz anında nasıl işleyeceğiyle ortaya çıkacak. Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılar da bu nedenle ittifakın ilk ciddi siyasi testlerinden biri olarak görülebilir.

Bu, Türkiye ve Pakistan’ın Husilere karşı doğrudan savaşa gireceği anlamına gelmiyor. Böyle bir senaryo hem bölgesel savaşı genişletebilir hem de Türkiye ile İran arasındaki çok katmanlı ilişkileri çok daha zor bir noktaya taşıyabilir.

Ankara’nın önünde daha farklı araçlar bulunuyor: Suudi hava savunmasının desteklenmesi, istihbarat ve erken uyarı kapasitesinin güçlendirilmesi, savunma sanayii iş birliğinin hızlandırılması ve Tahran üzerinde diplomatik baskının artırılması bunlardan bazıları.

Dolayısıyla Mekke İttifakı’nın gücü, mutlaka ortak bir savaş yürütmesinden gelmek zorunda değil. Asıl caydırıcılık, üyelerden birine yönelen tehdidin diğerleri tarafından görmezden gelinmeyeceğinin gösterilmesinden doğabilir.

Bu noktada İran açısından da tehlikeli bir eşik bulunuyor. Husiler üzerinden baskıyı artırmak Tahran’a kısa vadede stratejik avantaj sağlayabilir; ancak Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki güvenlik iş birliğini zayıflatmak yerine daha da hızlandırabilir. Yani Mekke İttifakı’nı sınamak, paradoksal biçimde onu daha sağlam bir yapıya da dönüştürebilir.

Fakat bütün bu bölgesel güç mücadelesinin arkasında gözden kaçan başka bir Yemen gerçeği daha var.

Dünyanın en eski medeniyet merkezlerinden biri olan ülke, yıllardır yalnızca savaşla değil ekonomik çöküş, kurumsal dağılma ve yaygın gat kullanımı gibi derin toplumsal sorunlarla mücadele ediyor. Bölgesel güçler Babülmendep’in kontrolünü, enerji koridorlarını ve yeni ittifakları tartışırken Yemen’in kendi insan kaynağı giderek tükeniyor.

Belki de bölgenin asıl trajedisi tam burada yatıyor: İslam dünyası ortak tehditler karşısında daha güçlü bir dayanışma üretmek yerine, kendi iç rekabetlerinin bedelini ödüyor. Yemen bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin bölgedeki diplomatik ağırlığı her zamankinden daha önemli. Ankara’nın yalnızca askerî değil, arabuluculuk ve denge kurma kapasitesini de devreye sokarak bölgesel kutuplaşmayı azaltması, yeni krizlerin önüne geçmesi ve istikrarı güçlendirmesi gerekiyor. Çünkü bugün ihtiyaç duyulan şey yeni cepheler değil, İslam dünyasını daha fazla parçalamadan ortak bir güvenlik ve barış zemini oluşturmak.

24
0
2

Bu makaleyi beğendiniz mi?

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.

Diğer makaleler

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler
Çalışmalarımı destekleyin
Rozetinizi seçin, sponsorlar arasına katılın.
24
0
2

Bağımsız çalışmalarımı destekleyin.

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.