Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığı, uzun yıllardır yalnızca ekonomik bir sorun olarak değerlendirildi. Oysa mesele, ödenen ithalat faturasından çok daha büyük. Petrolünün ve doğal gazının önemli bölümünü dışarıdan alan bir ülke, uluslararası fiyat artışlarından savaşlara, yaptırımlardan boru hatlarındaki kesintilere kadar kendi kontrolü dışındaki her gelişmeden doğrudan etkilenir. Enerji fiyatları yükseldiğinde enflasyon artar, dış ticaret dengesi bozulur, sanayinin rekabet gücü zayıflar ve dış politikadaki hareket alanı daralır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın Türkiye’nin her yıl enerji ithalatı için 60-70 milyar dolar ödediğini hatırlatması bu nedenle yalnızca ekonomik bir maliyete işaret etmiyor. Bu rakam, Türkiye’nin kalkınmasını finanse etmek yerine başka ülkelerin petrolüne, doğal gazına ve kömürüne aktardığı devasa kaynağı gösteriyor.
Ankara’nın bugün izlediği politika ise eski enerji anlayışından belirgin biçimde ayrılıyor. Türkiye artık yalnızca ihtiyacı olan petrolü ve doğal gazı uygun fiyatlarla satın almaya çalışan bir tüketici ülke olmak istemiyor. Kendi topraklarında arama yapan, derin denizlere sondaj gemileri gönderen, başka ülkelerde ruhsat alan, üretim sahalarına ortak olan, boru hatları kuran, gaz depolayan, nükleer santral inşa eden ve yenilenebilir enerji teknolojilerine yatırım yapan çok katmanlı bir enerji gücü olmayı hedefliyor.
Türkiye, Petrol ve Doğal Gaz Arayışını Sınırlarının Dışına Taşıyor
Karadeniz’deki Sakarya Gaz Sahası ve Şırnak’taki Gabar petrolü, Türkiye’nin enerji politikasındaki zihniyet değişiminin en görünür iki sonucu oldu. Sakarya sahasından başlayan üretimin 2026 sonuna kadar iki katına çıkarılması, 2028’de ise bugünkü seviyenin yaklaşık dört katına ulaşması hedefleniyor. Bakanlığın planına göre Karadeniz gazı, 2027 başından itibaren yaklaşık 8 milyon, 2028 sonrasında ise 17 milyon hanenin ihtiyacını karşılayabilecek bir kapasiteye ulaşacak.
Gabar’da günlük petrol üretiminin 80 bin varilin üzerine çıkması da Türkiye açısından tarihî bir eşik. Ancak Türkiye’nin günlük petrol tüketimi düşünüldüğünde bu üretim tek başına dışa bağımlılığı sona erdiremez. Ankara’nın yeni stratejisinin önemi de tam burada ortaya çıkıyor: Türkiye, enerji bağımsızlığını yalnızca ülke sınırları içinde bulunacak kaynaklara bağlamıyor.
Somali’ye gönderilen Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisi, bu dönüşümün sembolü niteliğinde. Türkiye ilk kez kendi sondaj filosundaki bir gemiyi “Mavi Vatan”ın dışındaki bir arama faaliyeti için görevlendirdi. Somali açıklarında Türkiye’ye tahsis edilen üç deniz bloğunda yürütülecek çalışmalar, Ankara’yı yalnızca teknik destek sağlayan bir ortak değil, doğrudan hidrokarbon arayan ve üretime ortak olmayı hedefleyen bir aktör hâline getiriyor.

Pakistan’da planlanan sismik araştırmalar, Libya’da 2026’dan itibaren somutlaştırılması hedeflenen projeler, Irak’taki ortaklık girişimleri ve Karadeniz’de başka ülkelerin münhasır ekonomik bölgelerinde yapılması planlanan çalışmalar da aynı stratejinin parçaları. Türkiye’nin Suriye ve Kafkasya’daki enerji girişimleri de bu tabloya eklendiğinde Ankara’nın artık tek bir sahaya değil, geniş bir coğrafyaya yayılan enerji portföyü kurmaya çalıştığı görülüyor.
“Somali’de petrol arıyoruz. Pakistan’da arayacağız. Libya’da, Suriye’de, Irak’ta, Kafkas coğrafyasında Türkiye’nin yoğun çabaları ve yoğun gayretleri var. Bunlarla beraber inşallah dışa bağımlılığı bitirdiğimizde Türkiye, ekonomik anlamda çok daha güçlü ve çok daha müreffeh, kalkınmış bir ülke olacak.”
—Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar
Bağımsızlık Yalnızca Petrol ve Doğal Gaz Keşfetmekten Geçmiyor
Türkiye’nin enerji bağımsızlığını yalnızca yeni petrol kuyuları ve doğal gaz keşifleri üzerinden değerlendirmek eksik olur. Gerçek bağımsızlık, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi, depolanması, taşınması ve teknolojiye dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.
Türkiye 2016’dan sonra derin deniz sondaj ve sismik araştırma filosuna büyük yatırım yaptı. Bugün altı derin deniz sondaj gemisine sahip olması, yalnızca gemi sayısındaki artışı değil, daha önce yabancı şirketlerden satın alınan kritik bir hizmetin millî imkânlarla yürütülebilmesini ifade ediyor. Arama faaliyetinin ne zaman, nerede ve hangi yoğunlukta yapılacağına başka şirketlerin takvimine bağlı kalmadan karar verebilmek, enerji bağımsızlığının teknik altyapısını oluşturuyor.
“Türkiye bugün sadece kendi karalarında, denizlerinde değil, yurt dışında petrol, doğal gaz arayan bir ülke. Kendi gemilerimizle, bir tanesinin adı ‘Yıldırım’, 6 derin deniz sondaj gemimiz var. Dünyada 4. büyük filoya sahip ülke Türkiye. Çok önemli kabiliyet geliştirdik, özellikle 2016’dan sonra. Darbe girişimi öncesinde bu gemileri almakta bize çıkarılan zorlukları anlatsam, o da ayrı bir konu olur ama kararlılıkla, ‘Kendi gemilerimizle Türkiye’de gidilmedik, aranmadık, hiçbir yer bırakmayacağız’ dedik.”
—Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar
Doğal gaz alanında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Türkiye’nin ondan fazla ülkeden gaz tedarik edebilmesi, boru gazının yanı sıra sıvılaştırılmış doğal gaz terminallerine ve yüzer depolama-gazlaştırma gemilerine sahip olması, tek bir ülkeye veya hatta bağımlılığı azaltıyor. Silivri ve Tuz Gölü tesislerinde toplam 6,3 milyar metreküpe ulaşan yer altı depolama kapasitesinin artırılması ve 2028’de yıllık tüketimin en az yüzde 20’sini depolayabilecek seviyeye gelinmesi hedefleniyor.
Depolama kapasitesi, üretim kadar önemli. Çünkü bir ülkenin gazı satın alabilmesi, ihtiyaç anında o gaza erişebileceği anlamına gelmez. Kış aylarında, savaş dönemlerinde veya boru hattı kesintilerinde devreye girecek rezervler, enerji arzını dış siyasi baskılara karşı daha dayanıklı hâle getirir.
Yenilenebilir enerji de bu stratejinin vazgeçilmez ayağını oluşturuyor. Türkiye’nin elektrik kurulu gücü Mayıs 2026 itibarıyla 125 bin 598 megavata ulaştı. Kurulu gücün yüzde 21,4’ünü güneş, yüzde 12’sini rüzgâr ve yüzde 25,8’ini hidroelektrik oluşturuyor. Buna karşın 2025’te elektrik üretiminin yüzde 33,6’sının kömürden, yüzde 23’ünün doğal gazdan sağlanması, kurulu güçteki yenilenebilir artışının henüz aynı ölçüde üretime yansımadığını gösteriyor.

Türkiye’nin 2035’e kadar güneş ve rüzgâr kurulu gücünü 120 bin megavata çıkarma, deniz üstü rüzgârda ise 5 bin megavat kapasiteye ulaşma hedefi bu nedenle kritik. Güneş ve rüzgâr, Türkiye’nin ithal yakıt ihtiyacını azaltabilir; ancak bu kaynakların kesintili yapısı nedeniyle elektrik depolama sistemlerinin, akıllı şebekelerin ve yerli ekipman üretiminin de aynı hızla geliştirilmesi gerekir.
Aksi hâlde Türkiye petrol ve doğal gaz bağımlılığını azaltırken güneş paneli, batarya, türbin, çip ve kritik mineral teknolojilerinde yeni bir dışa bağımlılık geliştirebilir. Enerji dönüşümünün en büyük tehlikesi, eski bağımlılığın yalnızca biçim değiştirmesidir.
Beylikova’daki nadir toprak elementleri sahası bu açıdan stratejik bir fırsat sunuyor. Sahada 694 milyon tonluk kaynak tespit edildi ve yılda 570 bin ton cevher işlemesi planlanan endüstriyel tesis için hazırlıklar yürütülüyor. Ancak cevheri topraktan çıkarmak tek başına yeterli değil. Asıl katma değeri, nadir toprak elementlerini ayrıştırabilen, yüksek saflıkta işleyebilen ve mıknatıs, batarya, savunma sistemi veya ileri teknoloji ürününe dönüştürebilen ülkeler elde ediyor. Türkiye’nin gerçek hedefi maden ihracatçısı olmak değil, bu kaynaklarla yüksek teknoloji sanayisi kurmak olmalı.
Nükleer enerji de kesintisiz elektrik üretimi açısından bu tablonun bir başka parçası. Akkuyu Nükleer Santrali tamamlandığında yılda yaklaşık 35 teravatsaat elektrik üretmesi ve Türkiye’nin mevcut elektrik tüketiminin yaklaşık yüzde 10’unu karşılaması bekleniyor. Sinop ve Trakya’da yeni santraller ile küçük modüler reaktörler için yürütülen çalışmalar, nükleer enerjinin gelecekte daha büyük bir pay üstlenmesinin planlandığını gösteriyor.

Bununla birlikte yabancı teknolojiye, yakıta, finansmana ve işletme modeline aşırı bağımlı bir nükleer programın tek başına “tam bağımsızlık” sağlamayacağı da açık. Nükleer mühendislik kapasitesinin, yakıt çevrimi bilgisinin, yerli tedarik zincirinin ve düzenleyici kurumların geliştirilmesi gerekir. Enerji santralinin Türkiye’de kurulması kadar, santralin arkasındaki teknolojinin ne kadarının Türkiye tarafından öğrenildiği ve üretilebildiği de önem taşır.
Özetle, Türkiye’nin enerji bağımsızlığı, bütün petrolünü ve doğal gazını kendi topraklarından çıkarması anlamına gelmiyor. Böyle bir hedef hem gerçekçi değil hem de günümüzün birbirine bağlı enerji piyasalarında gerekli değil. Asıl bağımsızlık; tek bir ülkeye, tek bir yakıta, tek bir boru hattına veya tek bir teknoloji sağlayıcısına mecbur kalmamak.
Türkiye’nin önündeki fırsat büyük: Enerjide doğru stratejiler yürütülmeye devam ederse, Karadeniz’de üreten, Gabar’da petrol çıkaran, Somali’de sondaj yapan, Libya ve Irak’ta sahalara ortak olan, Kafkasya ile Avrupa arasında enerji taşıyan, gaz depolayan, yenilenebilir kapasitesini artıran, nükleer teknolojiyi öğrenen ve kritik madenlerini sanayiye dönüştüren bir ülke ortaya çıkabilir.
Fakat bunun gerçekleşmesi için açıklanan rezervlerin üretime, imzalanan anlaşmaların kalıcı ortaklıklara, çıkarılan cevherin yüksek teknoloji ürünlerine dönüşmesi gerekiyor. Enerji bağımsızlığı bir keşif haberiyle değil; onlarca yıl sürdürülen planlama, teknoloji yatırımı ve kurumsal kararlılıkla kazanılır. Türkiye bu yolu tamamlayabilirse yalnızca enerji faturasını azaltmayacak, çevresindeki enerji haritasını başkalarının çizdiği bir ülke olmaktan çıkarak o haritayı çizen aktörlerden birine dönüşecektir.
Hayırlı bereketli akşamlar Öznur bacım ülkemiz harbi umumi neticesinde bölünüp bize ait petrol ve maden yataklarımız elimizden çıktıktan sonra enerjide dışa bağımlı kaldık adeta 20. yüzyılda bizi bir lokma ekmeğe muhtaç etmek istediler ve başarılı da oldular yıllar içinde bulduğumuz maden petrol bor gibi değerli madenlerimizi ise bize çıkarttırmadılar netice itibariyle 20. yüzyıl bize eziyet yüzyılı oldu
Devletimizin yükselişi ve dünya umumi efkarında varlığımızı dünyaya ispat etmemiz 21. yüzyıla kaldı hayırlısı böyle imiş