ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan nükleer enerji anlaşması, görünürde iki ülke arasındaki teknik bir iş birliğinden ibaret. Ancak Washington Post’un ortaya çıkardığı ayrıntılar, bu adımın Orta Doğu’daki güç dengelerini sarsabilecek çok daha büyük bir sürecin başlangıcı olabileceğini gösteriyor. İsrail’i kaygılandıran yalnızca Riyad’ın nükleer zenginleştirme kapasitesine yaklaşması değil. Tel Aviv, Suudi Arabistan’a açılan bu kapının Türkiye başta olmak üzere bölgedeki diğer güçleri de benzer arayışlara yöneltebileceğinden endişe ediyor.
Bu durum aslında uzun süredir sessizce devam eden daha büyük bir tartışmayı yeniden gündeme taşıyor: Türkiye nükleer silaha sahip olmalı mı?
Fikrimce bugün asıl sorulması gereken soru bu değil.
Çünkü bu tartışmanın merkezinde Türkiye’den çok uluslararası sistemin kendisi bulunuyor.
Bugün dünyada dokuz ülkenin nükleer silaha sahip olduğu biliniyor. Bunların bir kısmı uluslararası hukuk tarafından resmen tanınırken, bazıları fiilen bu kapasiteye sahip olmasına rağmen hiçbir zaman ciddi yaptırımlarla karşılaşmadı. Buna karşılık başka bir ülkenin aynı teknolojiyi geliştirme ihtimali bile uluslararası kriz sebebi hâline gelebiliyor. Yaklaşık seksen yıldır devam eden bu tablo, küresel güvenlik mimarisinin en büyük çelişkilerinden birini oluşturuyor.
İsrail’in Türkiye konusunda duyduğu rahatsızlığın temelinde de tam olarak bu gerçek yatıyor.
Bugün Türkiye’nin nükleer silah üretme kapasitesine sahip olduğu söylenemez. Türkiye’nin nükleer araştırma altyapısı, yetişmiş insan kaynağı, Akkuyu Nükleer Güç Santrali ve önemli toryum rezervleri bulunuyor. Ancak nükleer silah geliştirmek için gerekli yüksek seviyede uranyum zenginleştirme veya plütonyum ayrıştırma altyapısı mevcut değil. Ayrıca Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın tarafı ve böyle bir programın başlatılması ağır ekonomik, diplomatik ve siyasi sonuçlar doğurabilir.
Buna rağmen Türkiye’nin adı neden sürekli bu tartışmaların içinde geçiyor?
Çünkü son yıllarda Türkiye’nin savunma sanayiinde yakaladığı ivme, uzun menzilli füze projeleri, uzay programı ve stratejik özerklik hedefi, bölgesel güç dengelerini değiştirmeye başladı. İsrail’in Washington Post’a yansıyan endişesi de esasen bugünkü kapasiteden değil, gelecekte ortaya çıkabilecek potansiyelden kaynaklanıyor.
Aslında nükleer silah tartışmasının özü teknik değil, siyasi.
Nükleer silahların gerçek gücü, kullanılmalarında değil; kullanılma ihtimalinin yarattığı caydırıcılıkta yatıyor. Rusya’nın küresel sistemde sahip olduğu ağırlık yalnızca ekonomik veya askerî kapasitesinden kaynaklanmıyor; binlerce nükleer başlığı da bu denklemin önemli bir parçasını oluşturuyor. Kuzey Kore, dünyanın en ağır yaptırımları altında olmasına rağmen rejimini büyük ölçüde nükleer caydırıcılığı sayesinde ayakta tutuyor. İran ise henüz resmen nükleer silaha sahip olduğunu ilan etmese bile, bu ihtimal üzerinden önemli bir stratejik avantaj elde ediyor.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler de güvenlik garantilerinin her zaman yeterli olmadığını gösterdi. Ukrayna, elindeki nükleer cephanelikten vazgeçtikten sonra güvenlik garantileri aldı. Buna rağmen önce Kırım’ı kaybetti, ardından geniş çaplı bir savaşla karşı karşıya kaldı. Libya ise nükleer programını gönüllü olarak sonlandırdı, ancak bu karar ülkenin uzun vadeli güvenliğini sağlamaya yetmedi. Bu örnekler, birçok ülkenin büyük güçlerin verdiği güvenlik taahhütlerini yeniden sorgulamasına neden oldu.
Öte yandan Türkiye’nin gerçekten nükleer silah geliştirmesi durumunda yalnızca Ankara’nın değil, bütün Orta Doğu’nun dengesi değişebilir. Suudi Arabistan, Mısır ve diğer bölgesel aktörlerin benzer adımlar atması ihtimali, zincirleme bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir. Bu nedenle mesele yalnızca Türkiye’nin güvenliği değil, bölgesel istikrar açısından da son derece hassas bir konu.
Fakat bugün önümüzde bundan çok daha önemli bir soru mevcut: Nükleer silahlar gerçekten insanlık için ortak bir tehditse, neden bazı ülkelerin elinde meşru bir güvenlik aracı sayılırken, başkaları için kesin bir yasak olarak görülüyor? Caydırıcılık uluslararası düzenin vazgeçilmez unsurlarından biri kabul ediliyorsa, bu ayrıcalığın neden yalnızca belirli devletlere tanındığı açıklanmalı.
Bu nedenle belki de bugün tartışılması gereken asıl mesele, dünyanın hâlâ güvenliği eşit dağıtamayan, ayrıcalıklar üzerine kurulu bir sistemle yönetiliyor olması. İsrail’in Türkiye konusundaki endişesi de, bu sistemin değişen güç dengeleri karşısında giderek daha fazla sorgulanmaya başladığının en dikkat çekici göstergelerinden biri.
Değerli yorumlarınızı beğeniyle takip ediyorum. Şahsi görüşüm Türkiye’nin kesinlikle nükleer silah sahibi olması gerektiğidir.
Reis boşuna demiyor Dünya beşten büyüktür…Savunmalarını ABD ve Rusya’ya emanet eden ülkeler pişmanlık duyduğu onların gölgesinden çıktıkları gün hem silahla gücü hem savunma gücü yön değiştirecek,Türkiye ayakları üzerinde durmaya başladı hamdolsun