Avrupa Parlamentosu son dönemde Türkiye’ye karşı yalnızca eleştirel değil, açıkça siyasi bir tutum alıyor. Ankara’nın Batı güvenlik mimarisindeki ağırlığı arttıkça Parlamento’nun dili sertleşiyor; Türkiye uluslararası alanda ne zaman güç kazansa Brüksel’den yeni bir rapor, kınama veya suçlama geliyor.
Önce Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecinin mevcut koşullarda ilerletilemeyeceğini savunan tartışmalı bir rapor kabul edildi. Ardından Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nun özel gündemine taşındı. Belediye başkanlarından Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarına, Suriye ve Irak’taki askerî operasyonlardan Doğu Akdeniz’e, Ayasofya’dan Kıbrıs’a kadar birbirinden farklı bütün başlıklar peş peşe gündeme getirilerek Ankara üzerinde sürekli bir baskı aracına dönüştürüldü.
Son olarak Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor, NATO Zirvesi’nin hemen arifesinde, dünya liderleri Ankara’ya gelmeye hazırlanırken Silivri’ye gitmeyi tercih etti.
Bütün bu gelişmeler yan yana konulduğunda ortaya net bir tablo çıkıyor: Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin artan jeopolitik ağırlığını siyasi baskıyla dengelemeye çalışıyor.
Çünkü Avrupa, ihtiyaç duyduğu Türkiye ile bugün kabullenmek zorunda kaldığı Türkiye arasındaki farkla yüzleşmek istemiyor.
Avrupa’nın alıştığı Türkiye, üyelik kapısında bekleyen, önüne konulan şartları yerine getirmesi istenen ve Brüksel’in siyasi hiyerarşisini sorgulamayan bir ülkeydi. Bugünün Türkiye’si ise kendi dış politikasını belirleyen, savunma sanayisini geliştiren, bölgesel krizlerde oyun kuran ve Avrupa ile ilişkilerinde yalnızca talep eden değil, şart da koyabilen bir aktör.
Asıl rahatsızlık tam da burada başlıyor.
Kıbrıs hakkında kabul edilen son karar da bu yaklaşımın en açık örneklerinden biri. Avrupa Parlamentosu, yarım asır önce yaşanan olayları Türkiye’yi mahkûm eden tek taraflı bir anlatıyla ele alıyor. Ancak bunu yaparken tarihi 20 Temmuz 1974’te başlatıyor. Öncesindeki darbeyi, Enosis girişimini, Kıbrıs Türklerine yönelik toplumlararası saldırıları, zorunlu göçleri ve yıllarca süren baskıyı büyük ölçüde görünmez hâle getiriyor.

Oysa tarih, işine gelen yerden başlatılabilecek bir hikâye değildir.
1974’e kadar adada yaşananları yok sayıp yalnızca Türkiye’nin müdahalesini merkeze almak, adalet arayışı değil, siyasi hafıza mühendisliğidir. Avrupa Parlamentosu geçmişi anlamaya değil, bugünün siyasi ihtiyaçlarına göre yeniden yazmaya çalışıyor.
Üstelik Türkiye’ye karşı sergilenen bu keskin ahlaki tutumun Gazze konusunda aynı kararlılıkla ortaya çıkmadığını görüyoruz.
Üstelik Gazze’de yaşananlar geçmişte kalmış olaylar değil; bütün dünyanın gözleri önünde devam eden insani bir felaket. Avrupa Parlamentosu İsrail’e yönelik bazı önlemleri desteklemiş olsa da bu çağrıların somut yaptırımlara dönüşmesi gerektiğinde üye devletlerin siyasi hesapları, oy birliği ve nitelikli çoğunluk şartları devreye giriyor. Türkiye söz konusu olduğunda ise Parlamento yarım asır öncesine uzanan tartışmalı bir tarih üzerinden Ankara’yı mahkûm eden kararlar kabul etmekte ve katılım sürecinin ilerletilmemesini savunmakta hiçbir tereddüt göstermiyor.
İsrail için diyalog ve prosedür, Türkiye için mahkûmiyet…
İsrail için dengeli dil, Türkiye için siyasi iddianame…
İsrail için stratejik gerçekçilik, Türkiye için seçici ahlak…
Avrupa Parlamentosunun inandırıcılığını zedeleyen asıl çelişki ve çifte standart tam da burada yatıyor.
Demek ki mesele yalnızca insan hakları değil.
Gerçekten evrensel bir hukuk ve adalet arayışı olsaydı, ölçü herkes için aynı olurdu. Aynı kavramlar, aynı sertlik ve aynı siyasi cesaret İsrail söz konusu olduğunda da devreye girerdi. Ancak Avrupa Parlamentosu’nun ahlaki pusulası, karşısındaki ülkeye göre yön değiştiriyor.
Bu yüzden Kıbrıs hakkında alınan son karar yalnızca geçmişe dair bir metin değil. Aynı zamanda Avrupa’nın kime karşı ne kadar sert olabileceğini gösteren siyasi bir belge.
Bugün Avrupa’nın Karadeniz’de, Orta Doğu’da, Kafkasya’da, göç yönetiminde, enerji koridorlarında ve savunma sanayisinde Türkiye’ye ihtiyacı var. Avrupa güvenliğinin geleceği konuşulurken Ankara’yı dışarıda bırakmak mümkün değil. Buna rağmen Avrupa Parlamentosu Türkiye’ye hâlâ geçmişten kalma bir aday ülke perspektifiyle bakıyor.
Bir yandan Türkiye’nin askerî kapasitesine ihtiyaç duyuyor, diğer yandan siyasi iradesini cezalandırmaya çalışıyor. Bir yandan Ankara’yı stratejik ortak olarak tanımlıyor, diğer yandan Türkiye’yi sürekli sanık sandalyesinde tutmak istiyor.
Çünkü zayıf Türkiye yönetilebilir; güçlü Türkiye ise müzakere eder. Zayıf Türkiye bekler; güçlü Türkiye şart koyar. Zayıf Türkiye kendisine çizilen sınırlara uyum sağlar; güçlü Türkiye kendi kararlarını alır.
Bugün Brüksel’i asıl rahatsız eden tam da bu.
Peki bütün bu hamlelerin arkasında kimler var?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak Avrupa kurumlarında etkili biçimde çalışan Yunan-Rum siyasi ve diplomatik ağı ilk sırada yer alıyor. Atina ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Türkiye ile aralarındaki ikili meseleleri yıllardır Avrupa’nın ortak sorunu hâline getiriyor. Kıbrıs, Doğu Akdeniz, deniz yetki alanları ve Türkiye’nin Avrupa savunma projelerine katılımı bu çevreler tarafından Ankara’ya karşı siyasi baskı aracına dönüştürülüyor.
Buna, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile Türkiye’nin bölgesel etkisini sınırlama konusunda benzer çıkarlara sahip olan İsrail’in etkisi de eklenebilir. Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti, savunma iş birlikleri, deniz yetki alanları ve Türkiye’nin askerî gücünün artması Tel Aviv, Atina ve Lefkoşa’yı aynı siyasi hatta buluşturuyor.
Aktörler farklı olabilir; ancak çıkarları aynı noktada birleşiyor: Türkiye’nin yükselişini siyasi baskıyla yavaşlatmak.
Avrupa Parlamentosu Türkiye’ye sopa göstermeye devam edebilir. Yeni raporlar hazırlayabilir, eski dosyaları yeniden açabilir ve tek taraflı tarih anlatılarını siyasi kararlara dönüştürebilir.
Fakat değişen güç dengesini hiçbir rapor ortadan kaldıramaz.
Avrupa artık Türkiye’yi küçümseyerek güvenliğini kuramaz, Ankara’yı dışlayarak Doğu Akdeniz’de düzen oluşturamaz ve Türkiye’yi baskıyla hizaya sokabileceğini düşünerek stratejik ortaklık geliştiremez.
Brüksel’in yüzleşmesi gereken gerçek geçmişte değil, bugünde: Avrupa Parlamentosu Türkiye’ye karşı ne kadar sert tavır takınırsa takınsın, Avrupa’nın Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç her geçen gün daha da artıyor.
Avrupa’nın ikiyüzlülüğü. Avrupa liderliği Malum Şey’in destekçisi olmaktan gurur duyuyor.Malum Şey’de çok ciddi manada onları destekliyor. Avrupa Birliği’nde aykırı ses olduğunda, tepkiler olduğundaysa susturuluyorlar. (ülkelerinde olaylae patlak veriyor)Avrupa Medeniyeti(!) insan odaklı değildir, çıkar odaklıdır. Türkiye ve Türkiye’nin Savunma Sanayisi, ahlâkı, gelenekleri ağır gelir onlara. Türkiye kaybetmez asla. Onlar kaybeder, kaybedecekte. Türkiye Allah’ın izniyle büyüyüp, daha güçlü olacak.Savunma Sanayisi’nde daha iyi olacak. 🇹🇷🇹🇷❤❤