Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Al Jazeera’ya verdiği röportajda kullandığı “Bizim için önceliğimiz Avrupa Birliği değil” ifadesi, Türkiye-AB ilişkilerinde uzun süredir biriken hayal kırıklığının ve değişen güç dengesinin en açık yansımalarından biri. Erdoğan aynı konuşmada, Türkiye’nin AB üyeliği perspektifinden bütünüyle vazgeçmediğini de vurgulayarak “Biz kapımızı kapamadık. Biz yine Avrupa Birliği’ne katılmayı düşünüyoruz” dedi.
Bu söylem, Erdoğan’ın geçmişte dile getirdiği “Avrupa Birliği’ne tam üyelik stratejik hedefimizdir” yaklaşımından belirgin biçimde ayrılıyor. Tam da bu nedenle açıklama, Ankara’nın Avrupa’ya bakışında yaşanan zihniyet değişimini göstermesi açısından dikkat çekici.
Ancak verilen mesaj Avrupa’dan kopuş anlamına gelmiyor. Ankara, Türkiye’nin geleceğini artık AB’nin vereceği üyelik kararına bağlamak istemediğini ortaya koyuyor. Bu tutum değişikliğinin arkasında ise altmış yılı aşan üyelik süreci, Türkiye’de giderek güçlenen çifte standart algısı ve son yıllarda uluslararası dengeleri köklü biçimde değiştiren jeopolitik dönüşüm bulunuyor.
Altmış yıllık bekleyişten değişen güç dengesine
Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle entegrasyon süreci uzun bir geçmişe dayanıyor. Ankara, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na 1959’da başvurdu; 1963’te Ankara Anlaşması imzalandı, 1987’de tam üyelik başvurusu yapıldı, 1995’te Gümrük Birliği oluşturuldu, 1999’da Türkiye aday ülke ilan edildi ve 2005’te üyelik müzakereleri başladı. Ancak aradan geçen onlarca yıla rağmen Türkiye’nin üyelik perspektifi giderek daha belirsiz hâle geldi.
Dolayısıyla bugün Erdoğan’ın “önceliğimiz AB değil” açıklamasını yalnızca güncel bir siyasi mesaj olarak değerlendirmek eksik kalır. Bu sözlerin arkasında birkaç kuşağa yayılan ve sürekli ertelenen bir üyelik süreci bulunuyor. Türkiye, Avrupa sistemiyle ekonomik ve kurumsal açıdan son derece derin bir entegrasyon kurmasına rağmen siyasi üyeliğin sürekli uzaklaşması, Ankara’da AB’nin Türkiye’ye diğer adaylardan farklı davrandığı düşüncesini güçlendirdi.
Bu algının en önemli kırılma noktalarından biri Kıbrıs oldu. 2004 yılında Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan Annan Planı Kıbrıs Türkleri tarafından kabul edilirken Rum tarafında reddedildi. Buna rağmen Güney Kıbrıs kısa süre sonra Avrupa Birliği’ne tam üye oldu. Daha sonraki yıllarda Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin üyelik müzakerelerinde birçok başlığın önünde siyasi bir engele dönüşmesi, Ankara açısından AB’nin kendi çözüm perspektifiyle dahi çeliştiği düşüncesini pekiştirdi.
Benzer bir hayal kırıklığı 2016’daki Türkiye-AB göç mutabakatından sonra yaşandı. Vize serbestisinin hızlandırılması ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi gibi başlıklar gündeme getirildi; ancak yıllar geçmesine rağmen bu alanlarda Türkiye’nin beklediği ilerleme sağlanamadı.
Tam da bu noktada Erdoğan’ın “Alırlarsa ne âlâ, almazlarsa ne âlâ” sözü anlam kazanıyor. Ankara artık AB üyeliğini Türkiye’nin dış politikasının merkezine yerleştiren eski anlayıştan uzaklaşıyor. Avrupa ile ekonomik ve siyasi ilişkilerin sürdürülmesini istiyor, üyelik kapısını kapatmıyor ancak Türkiye’nin uluslararası konumunun Brüksel’den gelecek bir kararla tanımlanmasını da kabul etmiyor.
Çünkü bugünün uluslararası ortamında ilişkideki ihtiyaç dengesi de değişiyor.
Avrupa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu güvenlik düzeninin en ciddi sınamalarından biriyle karşı karşıya. Ukrayna savaşı Karadeniz’in stratejik önemini artırırken Avrupa’nın savunma kapasitesi, NATO’nun geleceği ve ABD’nin Avrupa güvenliğindeki rolü yeniden tartışılıyor. Böyle bir ortamda NATO’nun en büyük ordularından birine sahip olan, Karadeniz’e geçişi kontrol eden Türk Boğazlarını yöneten ve Rusya, Kafkasya, Orta Doğu ile Avrupa arasında bulunan Türkiye’nin stratejik ağırlığı giderek artıyor.
Buna göç meselesi de ekleniyor. Suriye’den Avrupa’ya uzanan göç yollarının merkezindeki Türkiye, Avrupa’nın sınır güvenliği açısından vazgeçilmesi son derece zor bir ülke. Enerji denkleminde de Hazar, Orta Asya ve Orta Doğu kaynaklarının Avrupa pazarına ulaştırılmasında Türkiye önemli bir geçiş güzergâhı. Ankara’nın Afrika, Körfez, Orta Asya ve Orta Doğu’daki genişleyen diplomatik ağı da Avrupa’nın yakın çevresinde etkili bir aktör olarak Türkiye’nin önemini daha da artırıyor.
Savunma alanındaki dönüşüm ise bu tabloya yeni bir boyut kazandırıyor. Türkiye artık yalnızca NATO güvenlik şemsiyesinden yararlanan bir ülke değil; insansız hava araçlarından savaş gemilerine, füze sistemlerinden elektronik harp teknolojilerine kadar kendi savunma kapasitesini geliştiren ve bunları Avrupa ülkelerine de ihraç edebilen bir aktör hâline geliyor. Avrupa’nın yeniden silahlandığı ve savunma kapasitesini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye’nin askeri ve endüstriyel kapasitesi Brüksel açısından geçmiştekinden çok daha değerli.
Bu nedenle Erdoğan’ın açıklaması aslında yalnızca Türkiye’nin AB’ye bakışındaki değişimi değil, iki taraf arasındaki güç ilişkisinin dönüşümünü de anlatıyor. Yıllarca temel soru “Türkiye AB’ye ne zaman girecek?” oldu. Bugün ise giderek başka bir soru öne çıkıyor: Avrupa kendi güvenliğini, göç politikasını, Karadeniz stratejisini, enerji koridorlarını ve yakın çevresindeki krizleri Türkiye olmadan daha ne kadar yönetebilecek?
Türkiye açısından AB hâlâ önemli bir ekonomik ve siyasi ortak. 2025’te Türkiye’nin mal ihracatının yüzde 42,7’si AB ülkelerine giderken, iki taraf arasındaki mal ticareti 217,6 milyar avroyu aştı. Dolayısıyla ekonomik bağlar son derece güçlü ve koparılması kolay değil. Ancak Ankara’nın önünde artık Körfez’den Orta Asya’ya, Afrika’dan Asya’ya uzanan çok daha geniş bir hareket alanı bulunuyor. Avrupa’nın ise coğrafyasını değiştirme, Karadeniz’i başka bir yere taşıma veya Orta Doğu ile arasına Türkiye dışında yeni bir jeopolitik köprü koyma imkânı yok.
Erdoğan’ın “kaybeden siz olursunuz, Türkiye olmaz” sözünün dayandığı düşünce de tam olarak bu jeopolitik gerçekliğe dayanıyor. Türkiye’nin Avrupa’ya duyduğu ihtiyaç ortadan kalkmış değil; fakat Avrupa’nın güvenlikten göçe, enerjiden savunmaya kadar Türkiye’ye duyduğu stratejik ihtiyaç geçmişe kıyasla çok daha belirgin hâle gelmiş durumda.
Belki de Türkiye-AB ilişkilerindeki asıl değişim üyelik müzakerelerinde değil, güç psikolojisinde yaşanıyor. Yıllarca Türkiye Avrupa’nın kapısında bekleyen taraf gibi yansıtıldı. Bugün ise değişen jeopolitik konjonktürde Ankara’nın vermek istediği mesaj açık: Artık Türkiye AB’ye değil, AB Türkiye’ye muhtaç.
Hayırlı bereketli geceler Öznur bacım sözün hülasası yakında dağılacak bir Avrupa Birliğine girmemize lüzum yok 21. yüzyıl dünya düzeni kurulurken kendi birliğimizi kurar ve kendi gücümüzü ispat ederiz diyor