Donald Trump ve Muhammed bin Selman’ın yer aldığı; ABD, Suudi Arabistan ve İsrail bayraklarıyla nükleer enerji tesislerini bir araya getiren diplomatik kolaj.

Nükleer Enerji Karşılığında İsrail’le Normalleşme: Trump Riyad’ı Tercihe mi Zorluyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ile imzalanan sivil nükleer iş birliği anlaşmasının ancak Riyad yönetiminin İbrahim Anlaşmaları’na katılarak İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi hâlinde onaylanacağını açıkladı. Böylece yıllardır enerji güvenliği ve ekonomik dönüşüm çerçevesinde yürütülen nükleer müzakereler, bir anda Orta Doğu’nun en hassas siyasi dosyalarından biri olan İsrail’in bölgesel tanınmasına bağlandı.

“123 Anlaşması” olarak bilinen düzenleme, Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan’ın nükleer enerji programına katılmasının hukuki temelini oluşturuyor. Washington açısından bu yalnızca milyarlarca dolarlık bir ekonomik fırsat değil; aynı zamanda Riyad’ın nükleer alanda Çin veya Rusya’ya yönelmesini önlemenin bir yolu.

Suudi Arabistan açısından ise nükleer enerji, petrol dışı ekonomiye geçişi hedefleyen Vizyon 2030 programının ve ülkenin gelecekteki enerji güvenliğinin önemli parçalarından biri. ABD Enerji Bakanlığı da anlaşmanın Amerikan şirketlerine geniş erişim sağlayacağını ve iki ülke arasında uzun yıllara yayılacak bir ortaklık kuracağını belirtiyor.

Ancak Trump’ın son anda ortaya koyduğu normalleşme şartı, teknik bir enerji anlaşmasını büyük bir jeopolitik pazarlığa dönüştürüyor. Washington’ın Riyad’a sunduğu denklem oldukça açık: Amerikan nükleer teknolojisine erişmek istiyorsanız İsrail’i tanıyın. Trump böylece Suudi Arabistan’ın enerji ihtiyacını, İsrail’e Arap dünyasının en değerli diplomatik kazanımlarından birini sağlamak için kullanmak istiyor.

Peki Suudi Arabistan bu şartı kabul eder mi?

Mevcut koşullarda Riyad’ın Trump’ın talebini olduğu gibi kabul etmesi kolay görünmüyor. Suudi yönetimi İsrail’le normalleşmeye tamamen karşı değil. Aksine Veliaht Prens Muhammed bin Selman, geçmişte bu ihtimale açık olduğunu gösterdi. İsrail’le perde arkasında güvenlik, istihbarat ve İran tehdidi konusunda örtüşen çıkarlar bulunduğu da biliniyor. Ancak Suudi Arabistan, normalleşmenin bağımsız bir Filistin devletine giden somut ve güvenilir bir süreçle birlikte gerçekleşmesi gerektiğini defalarca açıkladı. Riyad’ın resmî tutumu, Filistinlilerin meşru hakları tanınmadan ve başkenti Doğu Kudüs olan bir devlet kurulmadan İsrail’le diplomatik ilişki tesis edilmeyeceği yönünde.

Bu tutum yalnızca Filistin’e verilen diplomatik destekten kaynaklanmıyor. Suudi Arabistan, İslam dünyasında Mekke ve Medine’nin koruyucusu olarak özel bir konuma sahip. Riyad yönetiminin Filistin meselesinde hiçbir karşılık almadan İsrail’i tanıması, Arap ve İslam kamuoyunda “Filistin’in nükleer teknoloji karşılığında terk edildiği” algısını doğurabilir. Özellikle Gazze’deki savaşın ve bölgesel gerilimlerin sürdüğü bir dönemde böyle bir karar, Muhammed bin Selman’ın içeride ve dışarıda kurmaya çalıştığı siyasi meşruiyete zarar verebilir.

Bu nedenle Suudi Arabistan’ın önündeki gerçek seçenek, nükleer anlaşmayı reddetmek veya Filistin politikasından tamamen vazgeçmek kadar basit değil. Riyad büyük ihtimalle Trump’ın şartını yeni bir pazarlığın başlangıcı olarak kullanacaktır. İsrail’den Filistin devletine yönelik bağlayıcı adımlar, Washington’dan daha güçlü güvenlik garantileri ve gelişmiş silah sistemleri, nükleer program konusunda ise daha geniş teknolojik haklar talep edebilir.

Asıl sorun, İsrail hükümetinin bu taleplere ne ölçüde razı olacağıdır. İsrail açısından Suudi Arabistan’la normalleşme tarihî bir diplomatik zafer olur. Ancak Filistin devletine giden bağlayıcı bir sürecin kabul edilmesi, mevcut İsrail yönetiminin siyasi çizgisiyle çelişiyor. Dolayısıyla Trump’ın şartı yalnızca Riyad’ı değil, İsrail’i de zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: İsrail, Suudi Arabistan’la normalleşme uğruna Filistin devletine giden bir sürece razı olacak mı, yoksa bu tarihî diplomatik fırsatı kaybetme pahasına mevcut tutumunu sürdürecek mi?

Suudi Arabistan’ın elini güçlendiren bir başka unsur da nükleer teknoloji için yalnızca ABD’ye bağımlı olmaması. Marco Rubio’nun Suudi Arabistan’a teknoloji sunan başka ülkelerin de bulunduğunu söylemesi, Washington’ın Çin ve Rusya gibi rakiplerin Riyad’daki etkisinden endişe duyduğunu gösteriyor. Suudi yönetimi ABD ile anlaşamazsa tamamen nükleer programından vazgeçmek zorunda değil; farklı ortaklara yönelebilir. Bu ihtimal, Trump’ın şartını bir ultimatom olmaktan çıkarıp karşılıklı tavizlerin konuşulacağı bir pazarlığa dönüştürüyor.

Bu nedenle Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşmeyi kesin olarak reddetmesi beklenmemeli; ancak bunu yalnızca nükleer enerji karşılığında ve Filistin dosyasında hiçbir kazanım elde etmeden kabul etmesi de oldukça düşük bir ihtimal. Riyad’ın muhtemel stratejisi süreci zamana yaymak, Washington’dan daha fazla taviz koparmak ve normalleşmeyi Filistinliler adına somut bir siyasi sonuçla ilişkilendirmek olacaktır.

506
0
8

Bu makaleyi beğendiniz mi?

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.

Diğer makaleler

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler
Çalışmalarımı destekleyin
Rozetinizi seçin, sponsorlar arasına katılın.
506
0
8

Bağımsız çalışmalarımı destekleyin.

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.