Giuseppe Gagliano, Le Diplomate için kaleme aldığı “Ege ile Kıbrıs Arasında Türkiye İsrail’le Çatışmaya mı Hazırlanıyor?” başlıklı yazısında, Türkiye’nin son yıllarda hızlanan denizcilik ve savunma hamlelerini daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçası olarak ele alıyor. Yazının temel tezi oldukça net: Ankara artık Karadeniz’i, Türk Boğazlarını, Ege’yi, Kıbrıs’ı, Doğu Akdeniz’i, Libya’yı ve Kızıldeniz’e uzanan deniz yollarını birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, tek bir stratejik bütünün parçaları olarak görüyor.
Gagliano bu dönüşümü şu cümleyle özetliyor: “Deniz artık Türkiye açısından ulusal güvenliğin, enerji bağımsızlığının, askeri güç projeksiyonunun ve sanayi gelişiminin temel koşulu hâline geldi.” Türkiye’nin denizlere bakışındaki değişim de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Ankara açısından deniz artık yalnızca savunulması gereken bir sınır değil; enerjiye erişimden ticaret yollarına, askeri caydırıcılıktan bölgesel nüfuza kadar uzanan geniş bir güç alanı.
Bu dönüşümün en somut göstergesi Türk Deniz Kuvvetleri’nin son yıllarda geçirdiği değişim. TCG Anadolu’dan İstif sınıfı fırkateynlere, Reis sınıfı denizaltılardan TF-2000 hava savunma muhriplerine, MİLDEN projesinden insansız deniz araçlarına kadar uzanan programlar, Türkiye’nin yabancı platformlara bağımlı bir donanmadan kendi sistemlerini tasarlayan ve üreten bir deniz gücüne geçme hedefini gösteriyor.
TCG Anadolu bu dönüşümün sembollerinden biri. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, başlangıçta geminin operasyonel değerini sınırlayabilecek bir gelişme olarak görülse de Ankara platformu insansız hava araçlarının kullanılabileceği yeni bir konsepte uyarladı.
Gelecekte yaklaşık 60 bin tonluk MUGEM uçak gemisinin devreye girmesi planı ise Türkiye’nin yalnızca kendi kıyılarında değil, Libya’dan Kızıldeniz’e ve Afrika Boynuzu’na kadar daha uzak alanlarda askeri varlık gösterebilme hedefini ortaya koyuyor. Gagliano’nun ifadesiyle, “Türkiye’nin Amerikan veya Fransız donanmalarıyla eşit olması gerekmiyor; çıkarlarına karşı yapılacak herhangi bir müdahaleyi çok daha maliyetli hâle getirecek kapasiteye sahip olması yeterli.”
Deniz, Türkiye’nin Yeni Jeopolitik Kaderi Olabilir
Analizin en dikkat çekici bölümü, “denizi Türkiye’nin kaderi olarak” tanımlayan yaklaşım. Gagliano’ya göre Türkiye artık güvenliğinin yalnızca kara sınırlarında şekillenmediğinin farkında. Bunu şu sözlerle ifade ediyor: “Türkiye, güvenliğinin artık yalnızca kara sınırları boyunca belirlenmediğini anladı. Güvenliği Karadeniz’de, Boğazlarda, Ege’de, Kıbrıs çevresinde, Libya açıklarında ve Kızıldeniz’in deniz yollarında belirleniyor.”
Bu yaklaşım, Ankara’nın son yıllardaki dış politika ve savunma hamlelerinin birbirinden kopuk gelişmeler olmadığını düşündürüyor. Türkiye’nin Libya’daki askeri varlığı, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı politikası, Ege’deki güç dengesi, Kıbrıs meselesi ve Türk Boğazları üzerindeki stratejik konumu aynı jeopolitik zincirin farklı halkaları hâline geliyor.
Gagliano’nun en çarpıcı tespitlerinden biri de Türkiye’nin deniz stratejisinin arkasındaki çevrelenme algısına ilişkin: “Türk deniz devrimi, çevrelenme korkusundan doğuyor; ancak aynı zamanda Türkiye’nin başkalarını çevreleme kapasitesini de giderek artırıyor.” Bu ifade, Türkiye’nin savunmacı bir refleksle başladığı denizcilik hamlesinin zaman içinde bölgesel güç projeksiyonuna dönüşebileceği tezini ortaya koyuyor.
Bu çerçevede Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasındaki yakınlaşma Ankara açısından özel önem taşıyor. Yunanistan’ın Fransa, ABD ve İsrail ile askeri ilişkilerini güçlendirmesi, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs iş birliğinin enerji, savunma, elektrik bağlantıları ve denizaltı altyapılarına kadar yayılması Türkiye’de çevrelenme algısını besliyor. Analize göre Ankara, Doğu Akdeniz’de kendisini dışlayan bir güvenlik ve enerji mimarisinin kalıcılaşmasını istemiyor.
Bu nedenle Mavi Vatan doktrini yalnızca deniz yetki alanlarının paylaşımına ilişkin hukuki bir tez olarak okunamaz. Türkiye aynı zamanda deniz yolları, limanlar, enerji hatları, denizaltı kabloları ve stratejik geçiş noktaları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Gagliano bunu, “Türkiye’nin amacı başka bir aktörün Doğu Akdeniz’i Türkiye olmadan şekillendirmesini engellemek” sözleriyle özetliyor.
Libya ise bu stratejinin en önemli halkalarından biri. Türkiye ile Trablus yönetimi arasında imzalanan deniz yetki alanları anlaşması Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu Orta Akdeniz’e bağladı. Türkiye’nin Libya’daki askeri ve siyasi varlığı da bu nedenle yalnızca Libya iç siyasetiyle ilgili değil. Ankara açısından Libya, Ege ve Kıbrıs’tan başlayan deniz stratejisinin Akdeniz’in merkezine uzanan jeopolitik kapısı hâline geliyor. Analizde bu hedef, “Türkiye Karadeniz’den Orta Akdeniz’e kadar uzanan stratejik bir süreklilik kurmaya çalışıyor” sözleriyle ifade ediliyor.
Türk Boğazları da bu güç mimarisinin ayrı bir ayağını oluşturuyor. Montrö Sözleşmesi sayesinde Türkiye, Ukrayna savaşı sırasında hem Rusya’nın Karadeniz filosunu takviye etmesini sınırlandırdı hem de NATO donanmalarının Karadeniz’e kontrolsüz biçimde girmesinin önüne geçti. Böylece Ankara yalnızca iki taraf arasında denge kuran değil, Karadeniz’e erişimin şartlarını belirleyen bir aktör konumuna yükseldi.
Ancak bütün bu gelişmeler Türkiye’nin İsrail veya Yunanistan ile doğrudan bir savaşa hazırlandığı anlamına gelmiyor. Gagliano da bunun altını özellikle çiziyor: “Türkiye illa ki İsrail veya Yunanistan’la savaşa hazırlanmıyor; onların tek taraflı hâkimiyetini imkânsız hâle getirecek araçları inşa ediyor.” Dolayısıyla Ankara’nın hedefi, rakiplerinin askerî üstünlüğünü birebir dengelemekten çok, Türkiye’nin çıkarlarını dışlayan herhangi bir bölgesel düzeni maliyetli hâle getirecek bir caydırıcılık kapasitesi inşa etmek.
Analizin belki de en önemli cümlesi ise Türkiye’nin uzun vadeli deniz vizyonunu özetliyor: “Ankara bir kıyı gücü olmak istemiyor. Rusya, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika arasındaki deniz sisteminin merkezindeki aktör olmak istiyor.”
Türkiye’nin son yıllarda donanmasına yaptığı yatırımlar, Libya’daki varlığı, Boğazlar üzerindeki stratejik ağırlığı, Doğu Akdeniz’deki hamleleri ve savunma sanayiindeki hızlı ilerleme birlikte değerlendirildiğinde bu iddianın giderek daha somut bir zemine oturduğu görülüyor. Ankara artık kendisini yalnızca üç tarafı denizlerle çevrili bir kara devleti olarak değil, çevresindeki deniz alanlarını siyasi, ekonomik ve askeri nüfuzunun doğal uzantısı olarak gören bir bölgesel güç olarak konumlandırıyor.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bölgesel ağırlığını yalnızca kara sınırlarında veya diplomatik masalarda değil; Akdeniz’deki donanma kapasitesinde, enerji yollarında, limanlarda, denizaltı altyapılarında, Boğazlarda ve uzak denizlerdeki askeri varlığında da okumak gerekecek. Çünkü Türkiye açısından deniz artık yalnızca coğrafyanın bir parçası değil, giderek jeopolitik kaderinin merkezine yerleşen bir güç alanı hâline geliyor.