19 Nisan 2026’da Hamburg’da Die Zeit gazetesinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde konuşan Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin Batı Balkanlar, Ukrayna ve Moldova’yı kapsayacak şekilde genişlemesi gerektiğini savunurken şu cümleleri sarf etti: “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki kıta; Rus, Türk veya Çin etkisine maruz kalmasın.”
Bir NATO müttefiki ve 60 yılı aşkın üyelik süreciyle AB’nin en eski aday ülkesini Rusya ve Çin ile aynı cümlede “engellenmesi gereken etkiler” arasında saymak, diplomatik koridorlarda deprem etkisi yarattı.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Von der Leyen’in sözlerini “vahim bir zihinsel çelişki” olarak nitelendirdi. İlginç olan, eleştirinin yalnızca Ankara’dan gelmemesi. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor bu yaklaşımı “jeopolitik olarak kusurlu” buldu. AB Konseyi’nin eski Başkanı Charles Michel de, Türkiye’nin NATO’nun çekirdek müttefiki, göç yönetiminde kilit ortak, önemli bir enerji koridoru ve ciddi bir bölgesel güç olduğunu hatırlatarak “Avrupa, çifte standart uygulayarak ya da gerçeği basitleştirerek daha güçlü hâle gelemez.” dedi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos ise Von der Leyen’in tam tersine Türkiye’nin “vazgeçilmez” bir ortak olduğunu vurgulayarak “Avrupa ve Orta Doğu’daki gerçekler ışığında Türkiye’ye ihtiyacımız var.” ifadelerini kullandı.
Tesadüfi olmayan bu çelişki, AB içinde Türkiye’ye yönelik yaklaşımın ne kadar parçalı ve tutarsız olduğunu açıkça gösteriyor.
Brüksel’in İkiye Bölündüğü Tablo
Von der Leyen’in tutumu, AB içinde Türkiye’yi tehdit veya sorun olarak gören bir kesimi temsil ediyor. Bu kesimin perspektifinden bakıldığında Türkiye, demokratik gerilemeyle sarsılan bir aday ülke, Ege’de gerginliği tırmandıran bir komşu ve zaman zaman Batı’nın çıkarlarının aksine pozisyon alan bir aktör.
Fransa bu tablonun önemli bir parçası: Macron’un son dönemde Yunanistan ve Ermenistan ziyaretlerinde yaptığı Türkiye imalı açıklamalar, Paris’in Ankara’yı rakip olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Özellikle Afrika kıtasında bu rekabet somut bir hâl almış durumda; Türkiye’nin Sahel ve Doğu Afrika’da kazandığı etki alanı, büyük ölçüde Fransa’nın bölgedeki nüfuz kaybının açtığı boşluktan besleniyor.
Öte yandan AB içinde giderek güçlenen bir başka yaklaşım daha var: Türkiye’yi vazgeçilmez bir ortak olarak görenler. Brüksel’de artık Türkiye ile ilişkilerin yalnızca siyasi tercihlerle değil, stratejik zorunluluklarla şekillendiği görüşü daha fazla öne çıkıyor. Bu zorunluluk birkaç başlıkta kendini gösteriyor: düzensiz göçün yönetiminde Türkiye’nin kilit rolü, Ukrayna savaşının ardından enerji güvenliğinde artan önemi, Karadeniz dengesindeki ağırlığı ve gelişen savunma sanayii kapasitesi.
İspanya, İtalya, Belçika: Yakınlaşmanın Somut Adımları
AB’de bu yaklaşıma sahip ülkelerle yakınlaşma yalnızca söylem düzeyinde kalmıyor; ardı ardına imzalanan anlaşmalar ve sürdürülen görüşmeler somut bir tablo ortaya koyuyor. İspanya bu tablonun belki de en çarpıcı örneği. Türkiye, daha önce İspanya’ya 2,6 milyar euro bedelle 30 adet Hürjet satışı gerçekleştirmişti. İki ülke arasındaki yakınlaşma bununla da sınırlı kalmadı: SAHA 2026’da TUSAŞ CEO’su Mehmet Demiroğlu, İspanya Hava Kuvvetleri’nden beşinci nesil savaş uçağı talebi aldıklarını açıklayarak KAAN için hükümetler arası ön görüşmelerin sürdüğünü doğruladı. F-35 programını erteleyen ve FCAS projesinde sorunlarla karşılaşan İspanya için KAAN, ciddi bir alternatif hâline geliyor; görüşmeler İspanyol şirketlerini de kapsayan bir ortak üretim modeli üzerine şekilleniyor.

İtalya cephesinde ise dönüşüm daha da derinleşmiş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nisan 2025’teki Roma ziyaretinde, Başbakan Meloni gözetiminde Baykar ile İtalyan savunma devi Leonardo arasındaki stratejik ortaklık anlaşması resmen teslim edildi. Anlaşma kapsamında iki şirket İtalya’da ortak silahlı insansız hava aracı üretecek; iş birliği İHA teknolojilerinin yanı sıra yapay zeka, C4I sistemleri ve uzay alanlarını da kapsıyor. Baykar-Leonardo ortaklığı bu ilişkinin yalnızca bir boyutu.
Bloomberg’in haberine göre Türkiye, bölgedeki artan füze tehditleri karşısında hava savunma kapasitesini güçlendirmek amacıyla İtalya ile SAMP/T sistemlerinin tedariki ve ortak üretimi için görüşmeler yürütüyor. Daha önce Fransa’nın itirazları nedeniyle askıya alınan bu süreç, Türkiye-İtalya ilişkilerindeki olumlu ivmenin de etkisiyle yeniden canlandı. İki ülke arasındaki savunma iş birliği artık tek bir platforma değil, birbiriyle bağlantılı birden fazla programa dayanıyor.
Tablonun son halkasını Belçika oluşturdu: Kraliçe Mathilde liderliğinde bir ekonomi heyetinin Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret, Brüksel’in rotasını Ankara’ya çevirmesinin sembolik bir işareti oldu.

Almanya ise bu tabloda farklı bir yerde duruyor. Topraklarında yaşayan milyonlarca Türk kökenli vatandaş nedeniyle Berlin, Ankara ile köklü bağlara sahip. Ancak iki ülke arasındaki ilişki pürüzsüz değil; Filistin meselesindeki belirgin görüş ayrılığı bu gerilimin en görünür hattını oluşturuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB’nin Türkiye konusunda yaşadığı ikilime ilişkin yorumu kısa ve net: “AB’nin Türkiye’ye ihtiyacının Türkiye’nin Birliğe olan ihtiyacından daha fazla olduğunu” ifade eden Erdoğan, “gelecekte bu ihtiyacın daha da artacağını” vurguluyor.
Haksız da sayılmaz. Ukrayna savaşının enerji ve güvenlik denklemi üzerindeki baskısı, ardından gelen İran gerilimi ve küresel ölçekte yeniden şekillenen ittifak yapıları, AB’nin Türkiyesiz kurguladığı her stratejiyi geçersiz kılıyor.
Hal böyleyken bugün Brüksel’in kendi Genişleme Komiseri bile “Türkiye’ye ihtiyacımız var” diyor. Söylem ile gerçeklik arasındaki bu makas kapanmak zorunda. Gerçek soru, bunun ne zaman ve nasıl olacağı.