24 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna savaşının kökleri çok daha eskiye, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası doğuya doğru genişleme sürecine kadar uzanıyor.
Rusya, NATO’nun eski Sovyet coğrafyasına yaklaşmasını yıllardır kendi güvenlik alanına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyor. Polonya, Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa’nın NATO’ya dahil edilmesinden sonra, Ukrayna’nın da Batı güvenlik mimarisine entegre olma talebi Moskova açısından “kırmızı çizgi” olarak kabul edildi.
Bu rahatsızlık 2004’teki Turuncu Devrim’le daha da derinleşti. Ukrayna’da Batı’ya yakın bir siyasi çizginin güçlenmesi, Moskova’nın gözünde Kiev’in giderek Rus etki alanından çıktığının ve Batı’nın “kapıya kadar geldiğinin” işaretiydi. 2008 Bükreş Zirvesi’nde NATO’nun Ukrayna ve Gürcistan’ın ileride ittifaka üye olacağını ilan etmesi ise Kremlin’deki kuşatma algısını daha da sertleştirdi.

2014’te Kırım’ın ilhakı ve Donbas’taki ayrılıkçı hareketlerin başlaması, bu gerilimin ilk somut patlaması oldu. 2022’deki tam kapsamlı işgal ise Moskova açısından bu sürecin devamı, Kiev açısından ise Ukrayna devletinin varlığına yönelmiş açık bir saldırıydı.
Savaşın insani ve coğrafi bilançosu ağır. Tarafların askerî kayıplara ilişkin verdiği rakamlar çelişkili olsa da, bağımsız kuruluşların tahminlerine göre ölü ve yaralı sayısı her iki taraf için de yüz binlere ulaşmış durumda. Birleşmiş Milletler, savaş boyunca on binlerce sivilin öldüğünü veya yaralandığını belgeliyor. Sadece Mayıs 2026’da Ukrayna’da en az 274 sivilin öldüğü, 1.763 kişinin yaralandığı açıklandı; bu, Nisan 2022’den bu yana en yüksek aylık sivil kayıp toplamı olarak kayda geçti.
Savaş, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük göç dalgalarından birine de yol açtı. Milyonlarca Ukraynalı ülke dışına sığınırken, milyonlarcası da ülke içinde yerinden edildi. Bugün Rusya, Kırım dahil olmak üzere Ukrayna topraklarının yaklaşık beşte birini kontrolü altında tutuyor.
Bütün bu tabloya rağmen savaş bitmiyor. Türkiye’nin arabuluculuğunda taraflar 2022’den bu yana defalarca İstanbul’da bir araya geldi; esir takasları gerçekleşti, tahıl koridoru kuruldu, insani dosyalarda sınırlı ilerlemeler sağlandı. Ancak bu temaslar kalıcı bir ateşkese dönüşmedi.
Donald Trump da seçim kampanyasından bu yana savaşı çok kısa sürede bitirebileceğini söyledi, göreve geldikten sonra da yoğun bir diplomasi trafiği başlattı. Fakat tüm bu çabalar bugüne kadar savaşın ana düğümünü çözmeye yetmedi.
Çünkü mesele yalnızca iki lideri aynı masaya oturtmak değil. Asıl mesele, tarafların Donbas, NATO, güvenlik garantileri ve Batı desteği konusunda birbirine tamamen zıt pozisyonlarda durması.
Donbas Düğümü
Savaşta düğüm tek bir noktada toplanıyor: Donbas.
Rusya bu bölgeyi resmen ve fiilen kendi kontrolüne almadan savaşı sonlandırmak istemiyor. Ukrayna ise Donbas’ı kaybetmeyi kabul etmiyor.
Donbas’ın bu kadar çözülemez bir mesele hâline gelmesinin ilk nedeni, bölgenin Rusya için hem ideolojik hem de stratejik bir anlam taşıması. Donetsk ve Luhansk, Ukrayna’nın Rusya sınırına bitişik, Rusça konuşan nüfusun yoğun olduğu bölgeler. Putin, savaşın ilk gününden itibaren bu toprakları “Rus Dünyası”nın ayrılmaz bir parçası olarak tanımladı ve buradaki Rusça konuşan halkı Ukraynalı milliyetçi ve aşırı sağcı gruplardan “koruma” söylemini sürekli işledi.
Bu söylem Kremlin için yalnızca bir propaganda aracı değil. Putin’in kendi iktidarını dayandırdığı “tarihî Rusya” anlatısının da temel unsurlarından biri. Donbas’tan vazgeçmek, Moskova açısından yalnızca askerî bir geri çekilme değil; bu anlatının çökmesi ve ciddi bir prestij kaybı anlamına gelir.
Ama meseleyi sadece kimlik siyasetine indirgemek de yanıltıcı olur. Donbas aynı zamanda Ukrayna’nın en önemli sanayi ve madencilik havzalarından biri. Kömür, çelik ve ağır sanayi açısından ülke ekonomisi için kritik bir değer taşıyor. Bu nedenle Ukrayna açısından Donetsk ve Luhansk’tan vazgeçmek, sadece sembolik bir teslimiyet değil; ülkenin üretim kapasitesinden, stratejik derinliğinden ve toprak bütünlüğü ilkesinden vazgeçmek anlamına gelir.
Bu yüzden iki taraf da Donbas’ı aynı anda “olmazsa olmaz” görüyor. Rusya açısından Donbas alınmadan zafer ilan edilemez. Ukrayna açısından Donbas bırakılırsa devletin egemenlik ilkesi yara alır.
Son diplomatik temaslar da bu kilitlenmeyi açıkça gösteriyor. Middle East Eye’ın aktardığına göre Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 16-17 Haziran’daki Moskova ziyaretinde Putin, Lavrov ve diğer Rus yetkililerle yaptığı görüşmelerde ateşkes ve müzakerelere dönüş fikrini gündeme getirdi. Türkiye’nin hedefi, en azından savaşı durdurabilecek bir diplomatik pencere açmak ve tarafları yeniden masaya getirmekti.
Ancak Rusya bu öneriyi nazikçe reddetti. Çünkü Moskova, geçici ateşkesi Ukrayna’ya zaman kazandıracak bir ara formül olarak görüyor. Kremlin’in önceliği, Donbas’taki askerî kazanımlarını siyasi bir sonuca dönüştürmek. Rusya yalnızca mevcut cephe hattının donmasını değil, Ukrayna’nın Donbas üzerindeki Rus ilhakını kabul etmesini istiyor.
Bu da Kiev açısından kabul edilmesi imkânsız bir şart.
Ukrayna tarafı, Donbas’ın bırakılmasının Rusya’nın güç yoluyla sınır değiştirmesini meşrulaştıracağını düşünüyor. Kiev’e göre böyle bir taviz, savaşı bitirmekten çok gelecekte yeni Rus taleplerinin önünü açabilir.
Bu nedenle masadaki her müzakere er ya da geç aynı noktada tıkanıyor. Donbas meselesi çözülmeden kalıcı bir barışın sağlanması bugün için gerçekçi görünmüyor.
Dış Aktörlerin Rolü
Savaşın sürmesinin ikinci nedeni, çatışmanın artık yalnızca Rusya ile Ukrayna arasında yaşanmaması. Savaş, giderek Rusya ile Batı arasında yürütülen dolaylı bir güç mücadelesine dönüştü.
ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’ya ağır yaptırımlar uygulayarak ve Ukrayna’ya askerî, mali ve istihbari destek sağlayarak Kiev’in savaşı sürdürme kapasitesini büyük ölçüde ayakta tutuyor. Hava savunma sistemleri, topçu mühimmatı, zırhlı araçlar, uzun menzilli füzeler, uydu istihbaratı, eğitim desteği ve drone teknolojisi, Ukrayna’nın sahadaki direncini belirleyen ana unsurlardan biri hâline geldi.
Moskova’nın bakış açısından ise bu destek, Ukrayna’ya yapılan sıradan bir yardım değil; sahada Rusya’ya karşı yürütülen dolaylı bir NATO savaşı. Kremlin, Batı’nın amacının yalnızca Ukrayna’yı savunmak değil, Rusya’yı yıpratmak, ekonomik olarak zayıflatmak ve stratejik olarak çevrelemek olduğunu düşünüyor.
Bu algı savaşı daha da uzatıyor. Çünkü Ukrayna Batı desteği sürdüğü sürece masada taviz vermeye daha az ihtiyaç duyuyor. Rusya ise bu desteği gördükçe geri adım atmayı kendi güvenliğine yönelik tehdidin devam etmesi olarak yorumluyor.
Nitekim 2022’de İstanbul’da yapılan ilk müzakereler, savaşın diplomatik yolla bitirilmesine en fazla yaklaşılan anlardan biri olarak görülmüştü. Taraflar, Ukrayna’nın NATO üyeliğinden vazgeçmesi, tarafsız statü benimsemesi ve buna karşılık güvenlik garantileri alması temelinde bir taslak metin üzerinde çalıştı. Putin daha sonra bu sürecin barışla sonuçlanabileceğini, ancak dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın Kiev’e giderek Ukrayna’yı anlaşmadan vazgeçirdiğini iddia etti.
Son dönemde Ukrayna’nın Rusya içlerine yönelik kapsamlı İHA saldırıları Batı ülkelerinin Ukrayna’da verdiği desteği daha da görünür kıldı. Moskova çevresindeki petrol rafinerilerinin hedef alınması, Rusya’nın hava savunmasının başkent yakınlarında bile zorlanması ve Ukrayna saldırılarının Rus enerji altyapısında yakıt sıkıntılarına yol açması, savaşın artık sadece Donbas cephe hattında yaşanmadığını gösteriyor.
Reuters’ın aktardığına göre Haziran 2026’da Moskova’ya yönelen 80’den fazla İHA düşürüldü; saldırılar, kısa süre önce Moskova’nın tek petrol rafinerisinin hedef alınmasının ardından yaşandı. Aynı dönemde Ukrayna’nın Rusya’nın yakıt üretimini ve ikmal hatlarını hedef alan saldırıları, Kırım’dan güney Rusya’ya ve hatta Moskova’ya kadar uzanan yakıt sıkıntılarına yol açtı.

Bu saldırılar Ukrayna açısından savaşı Rus toplumuna hissettirme ve Moskova üzerinde baskı kurma stratejisinin bir parçası. Ancak Rusya açısından bu tablo, Batı’nın Ukrayna üzerinden savaşı Rusya’nın içine taşıdığı argümanını güçlendiriyor.
Dolayısıyla savaşın bitmesini zorlaştıran kısır döngü burada oluşuyor: Batı desteği Ukrayna’nın direnmesini sağlıyor; Ukrayna direndikçe Rusya daha fazla baskı kuruyor; Rusya baskıyı artırdıkça Batı Ukrayna’ya daha fazla destek veriyor. Bu döngü kırılmadığı sürece, Trump’ın vaat ettiği hızlı çözüm de fiilen imkânsız hâle geliyor.
Çünkü mesele artık sadece Moskova ile Kiev arasında yapılacak bir anlaşma değil. ABD’nin, Avrupa’nın, NATO’nun ve Rusya’nın güvenlik hesaplarının iç içe geçtiği çok daha büyük bir stratejik denklem söz konusu.
Peki bugün fiilen donmuş bir cephe hattına dönüşen bu savaş, Ukrayna sınırları içinde mi kalacak, yoksa NATO’nun doğu kanadına doğru yayılma riski de taşıyor mu?
Asıl tehlike tam da burada başlıyor. Batı’nın Ukrayna’ya verdiği destek arttıkça, Rusya’nın buna karşılık Baltık ülkelerini, Polonya’yı, Romanya’yı, Karadeniz hattını ve daha geniş anlamda Doğu Avrupa’yı hedef alan hibrit baskı stratejilerine yönelmesi mümkün. Sınır ihlalleri, siber saldırılar, sabotaj girişimleri, GPS karıştırmaları, enerji altyapısına yönelik operasyonlar ve hava sahası provokasyonları bu sürecin şimdiden görülen işaretleri.
Bu senaryoda savaş kısa vadede doğrudan bir NATO-Rusya çatışmasına dönüşmeyebilir. Ancak düşük yoğunluklu, sürekli ve kontrol edilmesi zor bir gerilim hattı Avrupa’nın doğu sınırına yerleşebilir. Bu da Ukrayna savaşını yalnızca bölgesel bir kriz olmaktan çıkarıp Avrupa güvenliğinin tamamını ilgilendiren çok daha büyük bir meseleye dönüştürür.
Bu nedenle savaşın sürmesi sadece Ukrayna’nın geleceği açısından değil, küresel güvenlik dengeleri açısından da kritik önem taşıyor. Çünkü Donbas’ta kilitlenen bu savaş, doğru yönetilmediği takdirde, çok daha geniş bir cepheye yayılabilecek ve en küçük bir yanlış hesaplamayla NATO ile Rusya’yı doğrudan karşı karşıya getirebilecek kadar tehlikeli bir kriz hâline gelmiş durumda.