“İdlib’den İstanbul’a, gerekirse İsrail saldıracak.”
Bu cümle marjinal bir internet sitesinde, aşırı uçtaki bir sosyal medya hesabında ya da anonim bir forumda yazılmadı. İsrail’in en bilinen ana akım gazetelerinden The Jerusalem Post, 22 Ağustos’ta yayımladığı bir görüş yazısını dünyaya bu ifadeyle duyurdu.
Hedefte Türkiye vardı.
Bir köşe yazısını İsrail hükümetinin resmî politikası gibi sunmak elbette doğru olmaz. Ancak bu cümleyi içinde bulunduğumuz siyasi ve askerî ortamdan kopararak okumak da mümkün değil.
İsrail kısa süre önce Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurdu. Gerekçe olarak Türkiye’nin burada askerî varlık oluşturabileceği iddiası öne sürüldü. Ankara bu iddiayı reddetti. Buna rağmen Binyamin Netanyahu, saldırının ardından Türkiye’ye “mesaj verildiğini” söyledi. İsrail’de seçim kampanyası ilerlerken Cumhurbaşkanı Erdoğan da Netanyahu’nun siyasi iletişiminde İran ve Hizbullah liderleriyle yan yana getirilerek bir tehdit figürü hâline getiriliyor.
Şimdi buna, İsrail’in önde gelen gazetelerinden birinde İstanbul’a kadar uzanan bir saldırı söylemi ekleniyor.
Tam bu noktada NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne sormak gerekiyor: Neredesiniz?
Çünkü mesele artık Türkiye ile İsrail arasındaki sertleşen siyasi rekabetin ötesine geçti. Asıl mesele, Batı’nın yıllardır savunduğunu söylediği uluslararası hukuk ve “kurallara dayalı düzen” anlayışının İsrail söz konusu olduğunda neden hiçe sayıldığı.
İsrail’in son yıllardaki eylemlerine yönelik eleştiriler yalnızca siyasi görüşlerden ibaret değil. Ortada uluslararası mahkemelerin kararları, tutuklama emirleri ve Birleşmiş Milletler raporları var.
BM bünyesindeki Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Gazze’de sivillerin öldürülmesi, sivil altyapının hedef alınması, kitlesel zorla yerinden etme, açlığın savaş yöntemi olarak kullanılması, işkence ve insanlık dışı muamele gibi eylemler konusunda savaş suçu ve insanlığa karşı suç tespitlerinde bulundu.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Binyamin Netanyahu ile eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama emri çıkardı. Mahkeme, sivilleri aç bırakmanın savaş yöntemi olarak kullanılması, cinayet, zulüm ve diğer insanlık dışı eylemler nedeniyle cezai sorumluluk doğduğunu kanıtlayan makul gerekçeler bulunduğuna hükmetti.
2025’te BM’nin aynı soruşturma mekanizması daha da ağır bir sonuca ulaştı. Komisyon, İsrail makamlarının Gazze’de Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlanan beş fiilden dördünü gerçekleştirdiği ve Filistinlileri kısmen yok etmeye yönelik özel kast bulunduğu görüşünü açıkladı.
Uluslararası Adalet Divanı henüz Gazze’de soykırım işlendiğine ilişkin nihai kararını vermedi. Ancak Divan, İsrail hakkında bağlayıcı geçici tedbir kararları aldı; Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki fiillerin önlenmesini ve Gazze’ye insani yardımın ulaştırılmasını istedi. Refah’taki askerî harekât konusunda da ek tedbir kararı verdi.
Aynı Divan, Temmuz 2024’te yayımladığı danışma görüşünde İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığını hukuka aykırı buldu; yeni yerleşim faaliyetlerinin durdurulması ve bu durumun sona erdirilmesi gerektiğini belirtti.
Lübnan’da BM Barış Gücü UNIFIL’in mevzileri İsrail ateşinin hedefi oldu. BM, bazı gözetleme sistemlerinin kasıtlı biçimde tahrip edildiğini ve barış gücü personelinin yaralandığını açıkladı.
Suriye ise yıllardır İsrail hava saldırılarına maruz kalıyor. Son dönemde bu saldırıların gerekçeleri arasına Türkiye’nin ülkedeki olası askerî varlığı da girdi.
İran’a yönelik askerî operasyonların ardından BM Genel Sekreteri de güç kullanımını kınadı ve BM Şartı’nın devletlerin toprak bütünlüğüne karşı güç kullanma tehdidini ve güç kullanımını yasaklayan temel ilkesini hatırlattı.
Batı’nın inandırıcılık sorunu tam da burada başlıyor.
Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde Batılı başkentler egemenlik, toprak bütünlüğü, savaş suçları ve uluslararası hukuk kavramlarını haklı olarak dış politikalarının merkezine yerleştirdi. Rusya’ya ağır yaptırımlar uygulandı. Uluslararası mahkemelerin kararları desteklendi. “Bir ülke başka bir ülkenin sınırlarını güç kullanarak değiştiremez” ilkesi tekrar tekrar vurgulandı.
Peki aynı ilkeler Gazze, Batı Şeria, Lübnan ya da Suriye söz konusu olduğunda neden aynı kararlılıkla savunulmuyor?
Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tutuklama emri çıkardığında neden bir anda mahkemenin meşruiyeti tartışmaya açılıyor?
BM raporları İsrail’in eylemleri konusunda ağır suçlamalar ortaya koyduğunda neden Batı’nın tepkisi çoğu zaman birkaç açıklamanın ötesine geçmiyor?
Ve şimdi İsrail’in ana akım medyasında bir NATO ülkesinin en büyük şehri açıkça askerî saldırı cümlesinin içine yerleştirildiğinde neden Avrupa’dan güçlü bir siyasi tepki gelmiyor?
Batılı hükümetlerin İsrail’i hiç eleştirmediğini söylemek haksızlık olur. Avrupa’da Gazze politikalarına karşı sert açıklamalar yapan hükümetler var. Filistin’i tanıyan ülkeler oldu. İsrail’e yaptırım uygulanmasını isteyen siyasi aktörler de giderek çoğalıyor.
Ancak sorun sözlerin eksikliği değil. Sorun, sözlerin çoğu zaman hiçbir sonuç doğurmaması.
İsrail hükümeti de bunu görüyor.
Kınamalar geliyor, toplantılar yapılıyor, endişeler dile getiriliyor. Ardından İsrail sahadaki politikasına devam ediyor.
Uluslararası hukuk tam da burada sınanıyor. Kuralların değeri, yalnızca dile getirilmesinden değil, ihlal edildiklerinde gerçekten uygulanmalarından doğuyor. O kuralın ihlal edilmesinin siyasi ve hukuki bir bedeli olması gerekiyor.
Cezasızlık ise sınırları genişletiyor.
Bugün bu tartışmanın Türkiye’ye uzanması bu yüzden önemli.
Türkiye sıradan bir üçüncü ülke değil. NATO’nun en büyük ordularından birine sahip bir müttefik. Avrupa Birliği’ne aday ülke. Avrupa güvenliğinin Karadeniz’den Orta Doğu’ya, göçten enerji yollarına kadar hemen her başlığında merkezi bir aktör.
Bugün İsrail, Suriye’de Türkiye’nin çıkarlarıyla ilişkilendirdiği hedefleri vuruyor. Netanyahu bu saldırıları Ankara’ya verilmiş mesaj olarak anlatıyor. Türkiye, İsrail iç siyasetinde giderek daha görünür bir “tehdit” olarak sunuluyor. Şimdi de İsrail kamuoyunda İstanbul’a kadar uzanan bir askerî müdahale ihtimali açıkça yazılabiliyor.
NATO’nun caydırıcılığı yalnızca bir üye ülke saldırıya uğradıktan sonra 5. maddeyi tartışmakla ölçülmez. Gerçek caydırıcılık, daha saldırı gerçekleşmeden bir müttefike yönelik güç kullanma tehdidinin kabul edilemez olduğunu gösterebilmeyi gerektirir.
Avrupa Birliği açısından sınav daha da büyük.
AB yıllardır dış politikasını uluslararası hukuk, devletlerin egemenliği ve kurallara dayalı düzen üzerine kuruyor. Bu ilkeler yalnızca Avrupa’nın rakipleri ihlal ettiğinde hatırlanıyorsa, geriye evrensel bir hukuk anlayışı değil, siyasi tercihlere göre değişen bir düzen kalır.
Ve dünyanın geri kalanı bunu görüyor.
Ukrayna için başka, Gazze için başka hukuk olamaz.
Rusya için başka, İsrail için başka egemenlik anlayışı olamaz.
Bir ülkenin toprak bütünlüğü siyasi ittifaklara göre daha değerli ya da daha değersiz hâle gelemez.
Batı’nın asıl çelişkisi de burada ortaya çıkıyor. Savunduğu ilkeleri herkese eşit biçimde uygulamadığında, yalnızca İsrail konusundaki tutarsızlığını görünür kılmıyor; aynı zamanda yıllardır dış politikasını üzerine kurduğu ahlaki ve hukuki meşruiyeti de kendi eliyle zedeliyor.
Ve bugün bu çelişki Türkiye’nin kapısına kadar gelmiş durumda.
Bir NATO müttefikinin adı artık “İdlib’den İstanbul’a saldırı” cümlesinin içinde geçiyor.
Büyük ihtimalle o saldırı hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. İsrail kuru tehditten öteye geçemeyecektir.
Ama asıl soru bu değil.
Asıl soru, Batı’nın bir gün sınır çizmek için daha neyi beklediği.
Ey NATO, ey Avrupa Birliği: Daha neyi bekliyorsunuz?
Bir NATO müttefiki açıkça tehdit edilirken bile ses çıkarmayacaksanız, tam olarak ne zaman konuşacaksınız?
konuşmalarına gerek yok, karışmasınlar yeter bize