Bu hafta dikkat çeken üç ayrı gelişme yaşandı.
Önce İsrail, Suriye’de Türk askerlerinin konuşlandırılabileceğini öne sürdüğü Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurdu. Ardından Yunanistan Genelkurmay Başkanı General Dimitrios Houpis İsrail’e giderek İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ve Savunma Bakanlığı’nın üst düzey isimleriyle görüştü. Houpis, İsrail’den döndükten hemen sonra bu kez de Güney Kıbrıs’a geçti.
Birkaç gün sonra Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Yerapetritis kameraların karşısına çıktı ve Türkiye ile yaşanabilecek yeni bir deniz krizini anlatırken “Yunanistan artık seyirci kalmayacak, harekete geçiyor.” ifadelerini kullandı.
Mesajının devamı daha da açıktı. Türkiye’nin, Güney Kıbrıs ile Girit arasına döşenmesi planlanan elektrik kablosu için yapılacak deniz araştırmalarını engellemesi hâlinde, Yunanistan’ın fırkateyn göndereceğini, gerekirse F-16’larını kullanacağını, gelecek yıldan itibaren F-35’lerini de devreye sokabileceğini açıkladı.
Bu üç gelişmeyi birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirmek mümkün değil.
Atina son yıllarda Türkiye karşısındaki stratejisini değiştiriyor. Bir yandan silahlanıyor, diğer yandan Türkiye ile arasındaki güç dengesini ABD, Fransa, İsrail ve Güney Kıbrıs üzerinden daha geniş bir güvenlik mimarisine oturtuyor.
Yunanistan’ın son günlerde kullandığı sert dilin arkasındaki özgüveni anlamak için önce Ege’de neyin tartışıldığını hatırlatmak gerekiyor.
Ege’de tek bir sorun yok
Ankara ile Atina arasındaki ilk anlaşmazlık, aslında neyin anlaşmazlık olduğu konusunda başlıyor.
Yunanistan, Türkiye ile çözüme kavuşturulması gereken temel meselenin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlarının belirlenmesi olduğunu savunuyor. Türkiye ise Ege’de birbirine bağlı çok daha geniş bir sorunlar kümesi bulunduğunu söylüyor: kıta sahanlığı, deniz yetki alanları, karasularının genişliği, hava sahası, bazı ada, adacık ve kayalıkların statüsü, Doğu Ege adalarının silahlandırılması, FIR ve arama-kurtarma yetkileri.
Bunlar önemsiz farklar gibi gözükse de bugün iki ülke arasındaki tartışmanın tam merkezinde yer alıyor.
Örneğin Yunanistan Ege’de bugün 6 deniz mili olan karasularını 12 mile çıkarma hakkına sahip olduğunu savunuyor. Türkiye ise Ege’nin özel coğrafyası nedeniyle böyle bir adımın denizdeki dengeyi kökten değiştireceğini düşünüyor. Ankara’nın hesabına göre 12 mil uygulanırsa Yunan karasularının Ege’de kapladığı alan yüzde 70’in üzerine çıkarken açık deniz alanı yaklaşık yüzde 19’a kadar geriliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1995’te aldığı karar da bu nedenle hâlâ Ankara’nın siyasetinde önemli bir yer tutuyor.
Hava sahasında da başka bir uyuşmazlık var. Yunanistan Ege’de karasularını 6 mil olarak uygularken ulusal hava sahasını 10 mil kabul ediyor. Türkiye bu dört millik farkı da tanımıyor.
Adalar, adacıklar ve kayalıkların statüsü de başka bir ihtilaf konusu.
1996’da iki ülkeyi savaşın eşiğine getiren Kardak krizi bunun en bilinen örneği. Türkiye, uluslararası antlaşmalarla egemenliği açık biçimde Yunanistan’a devredilmemiş bazı ada, adacık ve kayalıkların bulunduğunu savunuyor. Yunanistan ise Ankara’nın “gri bölgeler” yaklaşımını tümüyle reddediyor ve söz konusu coğrafi oluşumların kendi egemenliği altında olduğunu öne sürüyor.

Bu kayalıklar haritadaki önemsiz noktalar değil.
Çünkü bir kara parçasının kime ait olduğu, çevresindeki karasularını ve bazı durumlarda deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasını etkileyebiliyor. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi de ada ile üzerinde insan yaşamını veya kendine ait ekonomik hayatı sürdüremeyen kayalık arasında önemli bir ayrım yapıyor; ikinci kategorideki oluşumlara münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı hakkı tanımıyor. Bu nedenle Ege’de birkaç yüz metrelik bir kayalık bile yalnızca egemenlik değil, deniz yetki alanı tartışmasının parçasına dönüşebiliyor.
Adaların silahlandırılması ise gerilimin başka bir katmanı.
Lozan Antlaşması’nın 13. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve İkarya’da askerî tahkimat ve kuvvet bulundurulmasına çeşitli sınırlamalar getiriyor. 1947 Paris Barış Antlaşması ise On İki Ada için açık bir silahsızlandırma hükmü içeriyor. Limni ve Semadirek’in hukuki statüsü konusunda da Ankara ile Atina, Montrö Sözleşmesi’nin sonuçlarını farklı yorumluyor.
Ankara, Yunanistan’ın bu yükümlülüklere aykırı biçimde adaları askerîleştirdiğini söylüyor. Atina ise Türkiye’nin kıyılarındaki askerî varlığını, 12 mil konusundaki savaş nedeni kararını ve güvenlik ortamını gerekçe göstererek adaların savunulmasını meşru müdafaa kapsamında değerlendiriyor.
Burada dikkat çekici olan, Yunan yönetiminin artık adaların askerî tahkimatını gizlemeye çalışmaması. Yerapetritis, Mart ayında Rodos’ta yaptığı konuşmada “adalarımızın savunmasını güçlendirdik” diyerek bu politikanın geri döndürülemeyeceğini açıkça söyledi.
Atina aynı dönemde dev bir silahlanma programı yürütüyor. F-16’lar modernize ediliyor, Rafale filosu genişliyor, Belharra fırkateynleri donanmaya katılıyor, F-35 hazırlıkları ilerliyor. Yunanistan 2036’ya kadar yaklaşık 28 milyar avroluk savunma modernizasyonu planlıyor.
Yunanistan ve İsrail arasında yeni askerî eksen
Yunanistan’ın son yıllardaki silahlanma hamlesinde İsrail artık yalnızca bir silah tedarikçisi değil. İki ülke arasındaki ilişki, ortak tatbikatlardan teknoloji transferine, hava eğitiminden siber güvenliğe uzanan kalıcı bir askerî ortaklığa dönüşüyor.
Bu yakınlaşmanın en önemli göstergelerinden biri 2026 yılı için hazırlanan askerî iş birliği programı. Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın açıkladığı plana göre iki ülke yalnızca bu yıl 29’u Yunanistan’da, 25’i İsrail’de olmak üzere toplam 54 ortak faaliyet gerçekleştirmeyi öngörüyor. Program müşterek eğitimleri ve operasyonel uyumu kapsamakla kalmıyor; insansız hava aracı sürülerine karşı savunma, insansız deniz sistemleri, siber tehditler, savunma teknolojileri ve askerî inovasyon gibi yeni savaş alanlarına da uzanıyor.
İş birliğinin bir başka ayağı Yunan hava kuvvetlerinin geleceğinin şekillendiği Kalamata’daki Uluslararası Uçuş Eğitim Merkezi. İsrailli Elbit Systems tarafından işletilen merkez, Yunan savaş pilotlarının eğitim altyapısında önemli bir yer tutuyor. Böylece İsrail teknolojisi Yunanistan’ın yalnızca satın aldığı füze ve radar sistemlerinde değil, pilotlarının yetiştirilmesinde de doğrudan rol oynuyor.
Silah alımları ise bu ilişkinin en görünür yüzü.
Atina temmuz ayında yaklaşık 3,5 milyar avroluk “Aşil Kalkanı” hava savunma sistemi için İsrail’le ilerleme kararı aldı. Yeni mimaride Rafael ve Israel Aerospace Industries tarafından geliştirilen radar ve füze sistemlerinin kullanılması planlanıyor. Yunanistan daha önce İsrail yapımı Heron insansız hava araçlarını envanterine katmış, ardından 36 PULS roket sistemi için de anlaşmaya yönelmişti. Atina’nın 2036’ya kadar yürütmeyi planladığı 28 milyar avroluk askerî modernizasyonun önemli parçalarından biri böylece İsrail savunma sanayisiyle bağlantılı hâle geliyor.
Ancak ilişkinin asıl önemi satın alınan sistemlerin toplamından daha büyük.
Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail 2026 için ayrıca ortak bir askerî eylem planı imzaladı. Plan; müşterek operasyon faaliyetleri, özel kuvvetlerin birlikte eğitilmesi ve genelkurmaylar arasında düzenli temasları içeriyor. Doğu Akdeniz’de hava ve deniz tatbikatlarının artırılması da bu çerçevenin parçaları arasında yer alıyor. Böylece üç ülke arasındaki ilişki diplomatik bir üçlü mekanizmadan çıkıp giderek daha somut bir askerî yapıya kavuşuyor.
Bu dönüşüm Türkiye açısından özellikle önemli. Çünkü Atina’nın geçmişte büyük ölçüde ABD ve Fransa üzerinden kurduğu dış güvenlik ağına artık İsrail de güçlü biçimde ekleniyor. Üstelik İsrail yalnızca silah satan bir ülke olarak değil; Yunan ordusuyla eğitim yapan, teknoloji paylaşan, ortak operasyon planları hazırlayan ve Güney Kıbrıs’ı da içine alan üçlü askerî mekanizmanın parçası olarak ortaya çıkıyor.
Atina’nın yeni özgüveni işte biraz da buradan geliyor.
Aynı dönemde Kerpe Adası’ndaki Patriot bataryasının Girit’teki Suda Körfezi’ne taşınması da Doğu Akdeniz’de yoğunlaşan askerî hareketliliğin başka bir göstergesi oldu. Resmî gerekçe İran’dan gelebilecek tehditlere karşı bölgedeki stratejik Amerikan ve NATO tesislerini korumak. Ancak Suda’nın giderek daha fazla askerî unsurun toplandığı bir merkeze dönüşmesi, Girit’in bölgesel güvenlik denklemindeki ağırlığını da büyütüyor.
Asıl tehlikeli soru da burada ortaya çıkıyor: Batı’nın desteğine güvenen Ukrayna’nın ödediği ağır bedel ortadayken, Yunanistan da İsrail ve müttefiklerinin kendisini koruyacağına güvenip Türkiye karşısında geri dönüşü olmayan bir maceraya sürüklenebilir mi?
Hayırlı bereketli akşamlar Öznur bacım nasılsın ah bi hata yapsalar ah bi hata yasalarda Bizans artığının elinden Atina’yı itrailin elinden YAFA’yı bi alsak Suriye gibi vatan topraklarına katsak ne güzel olur değil mi inşallah