Ukrayna’daki savaşın etkileri artık cephe hattının çok ötesinde hissediliyor. 20 Eylül’de Moskova bölgesine düzenlenen büyük İHA saldırısı ve başkentteki petrol rafinerisinin zarar görmesi, enerji altyapısının çatışmanın merkezindeki yerini bir kez daha gösterdi. Aynı dönemde Avrupa’da hava sahası ihlalleri, sabotaj şüpheleri ve kritik altyapıya yönelik tehditler gibi hibrit saldırıların artış kaydetmesi daha fazla tartışılmaya başlandı.
Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın NATO topraklarına yönelik olası saldırı uyarısı, bu kaygıyı görünür kıldı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de siyasi liderleri istihbarat yetkilileriyle bir araya getirmesi de Paris’in tehdit algısındaki değişimi ortaya koydu.
Bu gelişmelerden Avrupa yönetimlerinin kamuoyunu daha sert bir güvenlik ortamına hazırladığı anlaşılıyor. Asıl mesele, bu hazırlığın caydırıcılığı güçlendirirken korkuyu ve karşılıklı tırmanmayı ne ölçüde sınırlayabileceği.
Asıl sınav, NATO’nun birlikte hareket etme iradesi
Rusya’ya atfedilen hibrit faaliyetlerin olası amacı, Avrupa ülkelerine Ukrayna’ya verdikleri desteğin kendi güvenlikleri açısından da bir maliyeti olacağını hissettirmek. Siber saldırılar, sabotajlar ve askerî baskı, bu açıdan aynı siyasi hedefe hizmet edebilir: Toplumlarda güvensizliği artırmak, hükümetleri zorlamak ve müttefikler arasında görüş ayrılığı yaratmak.
Böyle bir stratejide saldırının büyüklüğü kadar, karşı tarafta oluşturduğu kararsızlık da önem taşır. Sorumluluğu tartışmalı bir sabotaj veya sınırlı bir sınır olayı, NATO üyelerini nasıl karşılık verileceği konusunda bölebilir. Dolayısıyla sınanan şey yalnızca hava savunma sistemleri veya asker sayısı değil; ortak tehdit değerlendirmesi yapabilme ve zamanında karar alabilme kapasitesi.
Suwalki Koridoru tam da bu nedenle dikkat çekiyor. Polonya ile Litvanya arasındaki bu dar bölge, Rusya’nın Kaliningrad toprağı ile Belarus arasında yer alıyor ve Baltık ülkelerinin diğer NATO üyeleriyle kara bağlantısını sağlıyor. Buradaki ulaşım hatlarının kesilmesi, Baltık ülkelerine karadan takviye ulaştırılmasını ciddi biçimde zorlaştırabilir.
Muhtemel bir saldırı, NATO’nun 5. maddesinin siyasi ağırlığını yeniden gündeme getirir. Bu madde, bir üyeye yönelik silahlı saldırının bütün üyelere yapılmış sayılması ilkesine dayanıyor. Bununla birlikte her müttefik, silahlı kuvvet kullanımı dâhil gerekli gördüğü yardımı sağlıyor; bütün ülkelerin otomatik olarak aynı askerî karşılığı vermesini öngören bir mekanizma bulunmuyor. Bu yüzden dayanışmanın inandırıcılığı, verilecek cevabın hızına ve tutarlılığına da bağlı.
Öte yandan, Avrupalı liderlerin açıklamalarını iç siyasetten bağımsız değerlendirmek de mümkün değil. Güvenlik tehdidinin öne çıkması, savunma harcamalarına destek toplamayı ve ekonomik fedakârlıkları kamuoyuna kabul ettirmeyi kolaylaştırabilir. Hayat pahalılığı ve bütçe sorunlarıyla karşı karşıya olan hükümetler açısından bu söylemin siyasi bir işlevi olabilir.
Türkiye açısından ise bu gerilim uzak bir Baltık meselesi olarak görülemez. NATO ile Rusya arasında yaşanacak bir tırmanma, Karadeniz’de deniz ticaretini, enerji altyapısını ve bölgesel güvenliği baskı altına alabilir. Ankara’nın Rusya ve Ukrayna’ya Karadeniz’de sivil gemilere yönelik saldırıları durdurmayı amaçlayan bir öneri sunması bu nedenle önem taşıyor.
Üstelik dünya aynı anda başka bir savaşın genişleyen etkileriyle karşı karşıya. İran savaşı, Körfez’deki enerji akışını ve Hürmüz’den Babülmendep’e uzanan deniz yollarını zorluyor. Reuters’ın 21 Eylül tarihli haberi, bu güzergâhlardaki gemi trafiğinin baskı altında kaldığını gösteriyor.
Ukrayna’daki çatışmalarla Orta Doğu’daki savaşın enerji, ticaret ve güvenlik üzerinden birbirini etkilemesi, “Üçüncü Dünya savaşı kapıda mı?” sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Hal böyleyken, bugün asıl ihtiyaç, savaşların genişlemesini önleyecek diplomatik yolları açık tutabilmek. Türkiye’nin hem Karadeniz’de hem de bölgesel krizlerde kurabildiği temasların önemi de burada artıyor: Bir sonraki büyük savaş, yalnızca caydırıcılıkla değil, zamanında kurulabilen diyalogla da önlenebilecek.