Beyaz fonda çatlamış bir yerküre, enkaz üzerinde BM kürsüsü ve molozların arasında bir oyuncak ayı.

Dünya bir felaketin eşiğinde

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için dünya liderleri yeniden New York’ta toplandı. Kürsüler hazır, konuşma metinleri hazır, kameralar açık. 22 Eylül’de başlayan görüşmelerde dünyanın geleceğine ilişkin büyük sözler söyleniyor. Fakat artık o salonu izlerken kendime aynı soruyu soruyorum: Bütün bunlar kimin hayatını değiştiriyor?

Bir çocuğun üzerine düşen bombayı durduramayan, açlıktan ölen insanlara zamanında ulaşamayan, kendi kararlarının arkasında duramayan bir kurumun her yıl yeniden toplanması bize neden umut versin? Dünya yanarken “derin endişe” açıklamalarını dinlemekten yorulduk. Endişelerin paylaşıldığı, sorumluluğun ise kimse tarafından üstlenilmediği bu törenin insanlığa ne kazandırdığını görmek istiyoruz.

O kürsüye çıkan herkese tek bir soru sorabilmeyi isterdim: Çocuğunuz şu anda enkaz altında olsaydı, yine bu kadar uzun konuşur muydunuz? Bir sonraki toplantıyı, diplomatik dengeleri, müttefiklerinizin hassasiyetlerini bekleyebilir miydiniz?

Yoksa bütün o hesapları bir kenara bırakıp birinin onu kurtarmasını mı isterdiniz?

Gazze’de bir anne de tam olarak bunu istiyor. Ukrayna’da gecenin ortasında çocuğunu alıp sığınağa koşan bir baba da. Sudan’da evladına verecek yiyecek bulamayan bir kadın da. Hiçbiri uluslararası düzenin bütün sorunlarının bir günde çözülmesini beklemiyor. Yalnızca sevdiklerinin yaşamasını istiyor.

Bu kadar temel bir isteğin karşısında bile çaresiz kalan dünya düzenini daha ne kadar savunacağız?

Gazze’de yıkılan evlerin, dağılan ailelerin, yarım kalan hayatların acısı önümüzde duruyor. Ukrayna’da savaşın uzaması, ölüm haberlerini gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüştürüyor. Sudan’da açlık çocukların geleceğini ellerinden alıyor. Yemen’de insanlar yıllardır hayatta kalabilmek için yardım bekliyor. Kongo’da çatışmaların ortasında büyüyen çocukların isimlerini çoğu zaman duymuyoruz bile.

Kameralar başka yere çevrildiğinde onların acısı sona ermiyor.

Üstelik evini, işini, yakınlarını kaybedip yollara düşen insanlar, bütün bunlar yetmezmiş gibi sığındıkları yerlerde bütün sorunların sorumlusu ilan ediliyor. Savaşları durduramayanlar, o savaşlardan kaçanlara kapıları kapatınca görevlerini yapmış sayılıyor. İnsanlığın ortak başarısızlığının faturası, yine her şeyini kaybetmiş insanlara çıkarılıyor.

Beş devletin ayrıcalığı, bütün dünyanın kaderi olamaz

Adı Birleşmiş Milletler olan bir kurumda, barış için atılacak adımların beş devletin ayrıcalığına takılmasını kabul edemiyorum. Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri, vetosuyla esasa ilişkin bir kararı engelleyebiliyor. Milyonlarca insanın güvenliği, büyük güçlerin birbirleriyle anlaşabilmesine bağlı kalıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin, Rusya’nın, Çin’in, Fransa’nın ve Birleşik Krallık’ın çıkarları var da dünyanın geri kalanının hayatı yok mu?

Bir çocuğun hangi ülkede doğduğu, onun yardım çağrısının duyulup duyulmayacağını neden belirlesin? Bir annenin acısı, ülkesinin hangi ittifakta yer aldığına göre neden farklı karşılık bulsun?

1945’in güç dengelerini insanlığa sonsuza kadar kabul ettiremezsiniz. Dünyanın değiştiğini her fırsatta söyleyip kendi ayrıcalıklarınıza dokunulduğunda zamanı durduramazsınız.

Beni en çok öfkelendiren de bu çaresizliğin kaçınılmazmış gibi sunulması.

Bir elinizle barış çağrısı yaparken diğer elinizle savaşı besliyorsanız, söylediğiniz sözün ağırlığı kalmaz. Dostunuzun işlediği ihlali görmezden gelip rakibinizinkini mahkûm ediyorsanız, adaletten söz ettiğinizde kimse size inanmaz. Netanyahu’nun hesap vermesi söz konusu olduğunda da aynı soruyla karşı karşıyayız: Güçlü müttefiklere sahip olmak, bir insanı hukukun erişemeyeceği bir yere mi taşıyor?

Bu çifte standartların bedelini yalnızca bugünün mağdurları ödemiyor. Cezasızlık, yarının saldırganlarına da cesaret veriyor. Her engellenmeyen saldırı, her üzeri örtülen suç, bir başkasına daha ileri gidebileceğini düşündürüyor.

Dünya bir felaketin eşiğinde. Hatta Gazze’de, Sudan’da, savaşın ve açlığın içindeki milyonlarca insan için o eşik çoktan aşıldı. Felaketi hâlâ yaklaşan bir ihtimal gibi konuşabiliyorsak, bunu kendi evlerimiz henüz yıkılmadığı için yapabiliyoruz.

Yine de bu düzenin değişebileceğine inanmak istiyorum. Sivillerin korunmasının pazarlığa açılmadığı, hukukun müttefiklere göre eğilip bükülmediği, kararların yalnızca kâğıt üzerinde kalmadığı bir düzen istiyorum.

New York’taki konuşmalar sona erecek. Heyetler ülkelerine dönecek, kameralar kapanacak. Ama bir anne enkazın başında beklemeye devam edecek.

Onun bir sonraki Genel Kurul’u bekleyecek zamanı yok.

Umarım bu düzenin değişmesi için hâlâ çok geç değildir.

137
0
2

Bu makaleyi beğendiniz mi?

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.

Diğer makaleler

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler
Çalışmalarımı destekleyin
Rozetinizi seçin, sponsorlar arasına katılın.
137
0
2

Bağımsız çalışmalarımı destekleyin.

Bağımsız gazeteciliğe destek olun. Sponsor rozetinizi seçin.