İsrail hükümeti, yıllardır reddettiği bir adımı tam da Türkiye ile ilişkilerin tarihi bir gerilim noktasına ulaştığı bir dönemde attı ve 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıdı. Bu zamanlama elbette tesadüf değil. Çünkü Netanyahu hükümeti bugün Türkiye’yi kendi stratejik hedeflerinin önünde bir engel, hatta düşman olarak görüyor.
Netanyahu’nun son açıklamaları da bu ruh hâlini gözler önüne seriyor. İsrail Başbakanı, Erdoğan’ın “İsrail Devleti’nin yok edilmesi çağrısında bulunmadığı neredeyse tek bir gün bile geçmediğini”, bu sözleri “son derece ciddiye aldıklarını” ve konuyu “Amerikalı dostlarının dikkatine sunacaklarını” söyledi.
Bu sözleri doğru değerlendirebilmek için gündemi iyi okumak gerekiyor. Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi’ne artık sayılı günler kaldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın da katılacağı bu zirvenin, NATO tarihinin en kritik buluşmalarından biri olması bekleniyor. Üstelik tam da bu zirve öncesinde Washington’dan Ankara açısından son derece olumlu sinyaller geliyor.
Trump yönetimi, Türkiye’nin KAAN savaş uçağı için ihtiyaç duyduğu yaklaşık 700 milyon dolarlık motor satışını Kongre’ye bildirdi. Bununla birlikte Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına geri dönmesi de yeniden gündemde. İşte Netanyahu’nun öfkesinin arkasında tam da bu tablo var.
ABD-İran anlaşmasıyla daha görünür hâle gelen Washington-Tel Aviv ayrışması, Trump’ın Türkiye’ye sağlayacağı stratejik avantajlarla daha da derinleşebilir. İsrail açısından asıl mesele, Türkiye’nin bölgede hava gücünü artırması. Çünkü Tel Aviv, Türkiye’nin savunma kapasitesinin yükselmesini yalnızca askeri bir gelişme olarak değil, kendi bölgesel üstünlüğüne yönelik varoluşsal bir meydan okuma olarak okuyor.
Bu nedenle Netanyahu’nun “Erdoğan’ın tehditlerini Amerikalı dostlarımızın dikkatine sunacağız” sözleri basit bir diplomatik tepki değil. Verilmek istenen mesaj aslında şu: İsrail, ABD içindeki lobi grupları ve kendisine yakın siyasi çevreler üzerinden Türkiye’nin F-35 programına dönüşünü engellemek için elinden geleni yapacak.
1915 meselesinin tam da bu atmosferde gündeme getirilmesi de aynı stratejinin parçası. Türkiye ile Ermenistan arasında tarihi bir yakınlaşma yaşanırken, Paşinyan iki ülke arasındaki ticaretten, sınırların açılmasından ve halkların birbirini ziyaret etmesinden bahsederken, Netanyahu’nun bu hamlesi yalnızca Ankara-Erivan normalleşmesini sabote etmeyi hedeflemiyor. Aynı zamanda İsrail’in Gazze’de işlediği suçların üzerini örtmeye çalışıyor.
Bugün bütün dünyanın gözleri Gazze’de yaşanan insanlık trajedisine çevrilmiş durumda. Birleşmiş Milletler’e bağlı bir soruşturma komisyonu, İsrail’in Filistinli çocukları kasıtlı olarak hedef aldığını; bunun Gazze Şeridi’nde soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları, işgal altındaki Batı Şeria’da ise savaş suçları anlamına geldiğini ortaya koyuyor.
İşte tam da böyle bir anda Netanyahu, bir cambaz gibi dikkati bugünden geçmişe çekmeye çalışıyor. Kendi hükümetinin Gazze’deki sorumluluğu tartışılırken, başka bir tarihsel acıyı siyasi araç hâline getiriyor. Geçmişte yaşanmış bir trajediyi insanlık adına değil, Türkiye’ye karşı kullanılacak diplomatik bir koz olarak masaya sürüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’e yönelik sert sözlerini ise sanki boşlukta söylenmiş, hiçbir bağlamı olmayan açıklamalarmış gibi sunuyor. Oysa Türkiye’nin tepkisi, Gazze’de aylardır dünyanın gözü önünde yaşanan yıkıma, sivillerin hedef alınmasına ve İsrail’in bölgedeki yayılmacı politikalarına karşı gelişiyor.
Netanyahu hükümeti bugün hem Türkiye’yi düşmanlaştırıyor hem Ermeni meselesini araçsallaştırıyor hem de Gazze’deki suçların üzerini örtmeye çalışıyor. Bir insanlık trajedisini başka bir insanlık trajedisini gizlemek için kullanmak -ki bunu da tarihi gerçekleri çıkarlarına göre çarpıtarak yapmak-, ahlaki bir tutum değil; çaresiz ve hesapçı bir siyasi manevradır.
Asıl soru ise hâlâ cevap bekliyor:
İsrail, Gazze’de işlediği suçların hesabını ne zaman verecek?