İran ile İsrail arasında yaşanan savaşın ardından dünya kamuoyunda en çok tartışılan sorulardan biri şu oldu: Bu savaşın gerçek kazananı kim?
Bu sorunun cevabı ilk bakışta göründüğü kadar basit değil. Çünkü savaşların sonucu her zaman cephede belli olmaz. Bazen asıl kazanan, füzeleri atan ya da hava saldırıları düzenleyen taraf değil; kriz bittiğinde masada kalan, herkesle konuşabilen ve yeni düzenin içinde kendine daha güçlü bir yer açabilen aktördür.
Bu açıdan bakıldığında, İran savaşının en dikkat çekici kazananlarından birinin Türkiye olduğunu söylemek abartılı olmaz.
Nitekim The Telegraph da benzer bir değerlendirmede bulunarak bu savaşın asıl kazananının Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu yazdı. Bu tespit önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Çünkü Türkiye, uzun süredir sessiz ama kararlı adımlarla bölgesel güç dengelerindeki konumunu yeniden inşa ediyor.
Savaş boyunca Ankara’nın izlediği çizgi bunun en somut örneklerinden biriydi. Türkiye, hem ABD hem de İran ile iletişim kanallarını açık tutmayı başardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı anda hem Donald Trump’ın hem de İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın teşekkür ettiği nadir liderlerden biri oldu.
Bu başlı başına önemli bir gösterge.
Çünkü Orta Doğu gibi kutuplaşmanın bu kadar sert olduğu bir bölgede iki karşıt aktörle aynı anda konuşabilmek kolay değildir. Türkiye bunu başardı.
Bir tarafta NATO müttefiki ABD var. Diğer tarafta ise Türkiye’nin komşusu, enerji tedarikçisi ve tarihsel rakibi İran. Ankara’nın bu iki ülkeyle de ilişkilerini koparmadan yürütebilmesi, Türkiye’nin kriz dönemlerinde neden vazgeçilmez bir aktöre dönüştüğünü gösteriyor.
Türkiye ile İran arasındaki ilişki zaten başlı başına ilginç bir denge hikâyesi. İki ülke yüzyıllardır bölgesel rakip. Buna rağmen Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan bu yana sınırları büyük ölçüde değişmedi. Yani iki ülke rekabet etmeyi, ama aynı zamanda birbirini tamamen karşısına almamayı bilen iki eski devlet geleneğine sahip.
Bugün ise bu tarihi rekabette yeni bir sayfa açılıyor olabilir.
İran’ın ve vekil güçlerinin zayıflaması, bölgede ciddi bir boşluk yaratıyor. Peki bu boşluğu kim dolduracak? Bana göre bu sorunun en güçlü cevabı Türkiye. Çünkü Türkiye yalnızca askeri gücüyle değil, diplomatik ağıyla, ekonomik kapasitesiyle, coğrafi konumuyla ve savunma sanayiiyle bölgenin hakim gücü olmanın bütün unsurlarına sahip. İran’ın etkisinin gerilediği bir Ortadoğu’da Türkiye’nin alanı genişliyor.
Elbette bu tabloda Türkiye’nin karşısında İsrail de var. Ancak son savaş İsrail’in sınırlarını da gösterdi. Tel Aviv yönetimi, savaş sonrası oluşan diplomatik tabloda hedeflediği ağırlığı koyamadı. ABD ile İran arasında yürütülen kritik temaslarda İsrail’in büyük ölçüde dışarıda kalması, Netanyahu hükümeti açısından ciddi bir siyasi yenilgi olarak değerlendirildi.
Türkiye ise tam tersine, çatışmanın dışında ama diplomasinin içinde yer alarak pozisyonunu güçlendirdi.
Bu savaşın bir başka önemli sonucu da Körfez ülkelerinin güvenlik algısında yaşanan kırılma oldu. Bölgedeki Amerikan üslerinin hedef alınması, Körfez başkentlerinde uzun süredir ertelenen bir soruyu yeniden gündeme getirdi: ABD gerçekten hâlâ bölgenin güvenliğini garanti edebilecek bir aktör mü?
Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez ülkeleri yıllardır güvenliklerini büyük ölçüde Amerikan şemsiyesi altında kurdular. Ancak son kriz, bu şemsiyenin her zaman yeterli olmayabileceğini gösterdi. Saldırıların ekonomik maliyeti, enerji piyasalarındaki dalgalanma ve güvenlik riskleri, bu ülkeleri yeni ortaklar aramaya itiyor.
İşte Türkiye burada devreye giriyor. Türkiye artık sadece bölgenin önemli bir diplomatik aktörü değil; aynı zamanda giderek daha cazip bir savunma ortağı. Modern Diplomacy de bu noktaya dikkat çekerek İran savaşının Türkiye’yi Körfez’in en değerli savunma ortağı hâline getirdiğini yazdı. Rakamlar da bunu destekliyor. 2016 yılında Türkiye’nin savunma ihracatı 1,67 milyar dolar seviyesindeydi. 2026 sonunda bu rakamın 11 milyar doları aşması bekleniyor. Bu ölçüde bir büyüme, Türkiye’nin küresel savunma pazarında sınıf atlaması anlamına geliyor.
Irak’ın Türk hava savunma sistemlerine yönelmesi, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin Türkiye ile yakınlaşması, Endonezya’nın Bayraktar Kızılelma için anlaşma imzalaması, Portekiz’e askeri gemi ihracatı gibi gelişmeler aynı büyük resmin parçaları. Bu büyük resim bize şunu söylüyor: ABD’ye duyulan güven azalırken, Türkiye alternatif bir güvenlik ortağı olarak yükseliyor.
Bu sadece Orta Doğu için değil, Avrupa, Afrika ve Asya için de geçerli. Türkiye bugün aynı anda Ukrayna’da, Libya’da, Somali’de, Körfez’de, Balkanlar’da ve Kafkasya’da konuşulan bir aktör. Bu kadar geniş bir coğrafyada etkin olabilmek, artık klasik anlamda “bölgesel güç” tanımının da ötesine geçiyor.
Savaşın ekonomik boyutu da Türkiye’nin önemini artırdı. Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimali bile küresel ticaretin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Enerji ve ticaret yolları artık yalnızca ekonomik meseleler değil; doğrudan jeopolitik güvenlik meselesi hâline geldi.
Bu noktada Türkiye’nin konumu çok kritik. Orta Koridor, Kalkınma Yolu Projesi ve Hicaz Demiryolu’nun yeniden canlandırılması gibi projeler, Türkiye’yi yeni ticaret ve enerji hatlarının merkezine yerleştirebilir. Özellikle Suriye’de yeni bir dönemin şekillenmesiyle birlikte Türkiye’nin bölgesel lojistik ağlardaki rolü daha da artabilir. Körfez’den Avrupa’ya, Orta Asya’dan Akdeniz’e uzanan yeni ticaret yollarında Türkiye kilit ülke hâline geliyor.
Bu yüzden The Telegraph’ın Erdoğan için kullandığı çerçeve bence önemli: Erdoğan, parçalanan küresel düzeni Türkiye lehine yeniden şekillendiriyor. Rusya-Ukrayna savaşı, ABD’ye duyulan güvenin azalması, Orta Doğu’da güvenlik mimarisinin sarsılması ve İran’ın zayıflaması Ankara’ya yeni alanlar açıyor.
Elbette bu tablo Türkiye için sadece fırsatlardan ibaret değil. Riskler de büyük. İran’ın zayıflaması bölgede yeni gerilimler doğurabilir. İsrail ile rekabet daha sert hâle gelebilir. Suriye, Irak ve Körfez hattında Türkiye’nin önüne yeni engeller çıkabilir.
Ama yine de şunu görmek gerekiyor: Türkiye artık gelişmeleri dışarıdan izleyen bir ülke değil. Bölgesel krizlerde, diplomatik müzakerelerde, ticaret yollarında ve güvenlik hesaplarında doğrudan etkili olan bir aktör konumunda. Bence İran savaşı bize tam da bunu gösterdi.