Aylar önce yalnızca spekülatif bir soru olarak ortaya atılan “İslam NATO’su mu geliyor?” tartışması, bugün somut diplomatik ve askeri adımlarla beslenen bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Bloomberg’in haberleştirdiği görüşmeler, Türkiye’nin Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Eylül 2025’te kurulan savunma ittifakına dahil olmak için ileri düzey müzakereler yürüttüğünü ortaya koydu. Taraflardan birine yönelik her türlü saldırının diğerine de yapılmış sayılmasını öngören bu anlaşma, NATO’nun 5. Maddesi’ni model alıyor. Pakistan Savunma Bakanı Asif, yaklaşık bir yıllık görüşmelerin ardından üçlü bir savunma anlaşması taslağının hazırlandığını resmen teyit etti. Süreç henüz tamamlanmamış olsa da ortaya çıkan tablo, sıradan bir bölgesel yakınlaşmanın çok daha ötesinde, köklü bir güvenlik mimarisi dönüşümüne işaret ediyor.
Tamamlayıcı Güçlerin Birlikteliği
Bu üçlü yapının özgünlüğü, onu oluşturan aktörlerin birbirini kusursuz biçimde tamamlayan niteliğinden kaynaklanıyor. Türkiye’nin sahaya sürdüğü muharebe deneyimi ve diplomatik esneklik, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Güney Asya’daki stratejik konumu, Suudi Arabistan’ın ise bölgeyi aşan ekonomik ağırlığı ve İslam dünyasındaki siyasi nüfuzu bu yapıya ayrı bir anlam ve sağlamlık katıyor. Söz konusu birliktelik, klasik bir askeri pakttan ziyade, ortak çıkarlar ekseninde şekillenen yeni bir bölgesel eşgüdüm arayışına işaret ediyor.
Süreç, anlık bir kararın değil, titizlikle yönetilen uzun soluklu bir yakınlaşmanın ürünü. 2025 boyunca sürdürülen yoğun diplomatik trafiğin her durağı bu kararlılığı yansıtıyor: Şubat’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Pakistan ziyareti, Mart’ta Savunma Bakanı Güler’in Riyad’daki üst düzey görüşmeleri, Nisan’da Pakistan Başbakanı Şerif’in Ankara’da ağırlanması ve Mayıs’ta Dışişleri Bakanı Fidan’ın Riyad’daki müzakereleri, bu stratejik yakınlaşmanın adım adım ve kararlılıkla gerçekleştirildiğini gözler önüne seriyor.
Üç ülkenin sıcak temasları diplomatik masayla sınırlı kalmadı; karşılığını sahada da buldu. EFES-2026 Tatbikatı’na Azerbaycan, Katar, Pakistan, Suriye ve Libya dahil 50 ülkeden askeri personel iştirak etti. Milli Savunma Bakanı Güler, tatbikat vesilesiyle yaptığı açıklamada Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Katar arasında kurulacak iş birliği mekanizmalarının yalnızca bölgesel güvenliğe değil, küresel barış ve ekonomik istikrara da önemli katkılar sağlayacağını vurguladı.
Türkiye’nin bu ittifaktaki stratejik çekiciliğini pekiştiren bir başka etken ise Türk savunma sanayiinin son dönemdeki saha sicili. Nisan 2026’da Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan silahlı çatışma sürecinde Türkiye’nin İslamabad’a silahlı insansız hava araçları başta olmak üzere askeri destek sağladığı ileri sürüldü; bu iddialar üzerine Hindistan, Türkiye’ye resmi düzeyde tepkisini iletti. Söz konusu gelişme, Türk savunma ürünlerinin artık salt bir ihracat kalemi olmadığını, aktif bir jeopolitik koz işlevi de gördüğünü açıkça ortaya koydu.
Güvensizlik Ortamının Birleştirici Etkisi
Bu ülkelerin tam da bu dönemde ortak bir güvenlik arayışına yönelmesi tesadüf değil. Uzmanlar, oluşumun arkasındaki temel itici gücü iki etkenle açıklıyor: ABD’nin dış siyasetindeki öngörülemez tutumu ve NATO’nun geleceğine ilişkin belirsizliğin her geçen gün artması.
Bu ittifakın zeminini hazırlayan süreçte iki kırılma noktası belirleyici oldu. 2019’da İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik drone saldırıları karşısında Washington’ın sembolik bir kınamanın ötesine geçmemesi ve 2025’te İsrail’in Katar’a saldırısı karşısında ABD’nin yine sessiz kalması; Riyad ve İslamabad için güvenlik garantisinin artık tek bir başkente bağlanamayacağını fiilen kanıtladı.
Bu yeni düzende güç dengesi, ABD’ye tek kutuplu bağımlılıktan bağımsız ve nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bölgesel bir ittifaka doğru kayıyor. Bu dönüşümün yansımaları yalnızca Hindistan ve İsrail’i değil, tüm uluslararası güvenlik mimarisini derinden etkileyecek nitelikte.
Katar’ın ittifaka dahil edilmesi ise yapının coğrafi ve siyasi ağırlık merkezini daha da genişletme potansiyeli taşıyor. Pakistan Savunma Bakanı Asif’in, ikili anlaşmanın Türkiye ve Katar’ı kapsayacak biçimde genişletilebileceğini açıklaması bu okumayı güçlendiriyor. Söz konusu adım, ittifakın salt bir güç dengesi arayışının ötesinde, bölgedeki Sünni eksenin yeniden yapılandırılmasına yönelik kapsamlı bir stratejik iradeyi barındırdığına işaret ediyor.
Taslak metinler üç başkentte de masada duruyor; müzakereler sürüyor. Eğer siyasi irade ve stratejik sabır kurumsal bir çerçeveye dönüştürülebilirse, bu yapı dış güçlerin belirleyici olduğu mevcut güvenlik mimarisine bir alternatif olmaktan çok, onu dengeleyen ve bölgesel özerkliği artıran yeni bir düzenin habercisi olacak. Orta Doğu’nun yeni güvenlik mimarisi artık yalnızca Washington’dan değil, eşit ölçüde Ankara, Riyad ve İslamabad’dan da şekillenecek.