Son yıllarda Türkiye’nin nükleer silah geliştirebileceğine veya en azından böyle bir seçeneği masada tuttuğuna dair spekülasyonlar giderek arttı.
İran’ın nükleer programı, İsrail’in fiili nükleer kapasitesi, Rusya’nın Ukrayna savaşı sırasında sık sık başvurduğu nükleer tehdit dili ve küresel güvenlik mimarisindeki kırılmalar, bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu konuda yöneltilen bir soruya verdiği muğlak yanıt uluslararası medyada günlerce analiz edildi.
Peki gerçekten sorulması gereken soru, Türkiye’nin nükleer silaha sahip olup olmaması gerektiği mi?
Bana göre değil.
Çünkü bu tartışmada gözden kaçan çok daha önemli bir mesele var: Uluslararası sistem, bazı ülkelerin nükleer silaha sahip olmasını meşru kabul ederken, diğerlerinin aynı güvenlik arayışını neden gayrimeşru görüyor?
Bugün dünyada dokuz ülkenin nükleer silaha sahip olduğu biliniyor. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık uluslararası hukuk tarafından “meşru nükleer güçler” olarak tanınırken; Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve fiilen İsrail de bu kulübe sonradan katılmış durumda.
Dünya, yaklaşık seksen yıldır bu çelişkiyle yaşıyor.
Bir taraftan nükleer silahların insanlık için varoluşsal bir tehdit olduğu söyleniyor. Diğer taraftan ise bazı devletlerin bu silahlara süresiz olarak sahip olması doğal ve gerekli kabul ediliyor. Ancak başka bir ülke aynı kapasiteyi elde etmeye çalıştığında, bu durum küresel güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyor.
Bu noktada kaçınılmaz olarak şu soru ortaya çıkıyor: Eğer nükleer silahlar gerçekten insanlık için bir tehditse, neden herkes için yasak değil? Eğer caydırıcılık için vazgeçilmezse, neden sadece belirli ülkelerin tekelinde bulunuyor?
Aslında nükleer silah tartışmasının merkezindeki adaletsizlik tam da burada yatıyor.
Nükleer silahların paradoksal yanı, asıl güçlerini kullanılmalarından değil, kullanılabilecekleri ihtimalinin yarattığı caydırıcılıktan almaları.
Bugün hiç kimse Rusya’nın askeri olarak yenilgiye uğratılabileceğini düşünmüyor. Bunun nedeni Rusya’nın ekonomik gücü değil; sahip olduğu binlerce nükleer başlık. Benzer şekilde, dünyanın en ağır yaptırımlarına maruz kalan Kuzey Kore rejimi de varlığını büyük ölçüde nükleer kapasitesine borçlu.
Hatta bazı uzmanlara göre İran’ın henüz resmen nükleer silaha sahip olmaması bile caydırıcılık üretmesine engel değil. Çünkü asıl güç bazen sahip olunan silah değil, sahip olunabileceğine dair oluşturulan belirsizlik.
Bu nedenle nükleer silah, klasik anlamda bir askeri araçtan çok, siyasi ve psikolojik bir güvenlik sigortası olarak işlev görüyor.
Türkiye’nin son yıllarda bu tartışmaların merkezine yerleşmesinin birkaç nedeni var.
Birincisi, Türkiye artık Soğuk Savaş dönemindeki gibi yalnızca bir NATO sınır ülkesi değil. Kendi savunma sanayiini geliştiren, uzun menzilli füze programları üzerinde çalışan, uzay programı oluşturan ve stratejik özerklik kavramını giderek daha fazla vurgulayan bir ülke.
İkincisi, Türkiye’nin bulunduğu coğrafya her zamankinden daha kırılgan hâle geldi. Kuzeyde nükleer güç Rusya, güneyde nükleer eşik ülke İran, bölgede ise fiili nükleer güç olarak kabul edilen İsrail bulunuyor.
Üçüncü neden ise, dış güvenlik taahhütlerine duyulan inancın giderek zayıflaması. Ukrayna, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dünyanın en büyük nükleer cephaneliklerinden birinden vazgeçti. Karşılığında güvenlik taahhütleri aldı. Ancak 2014’te Kırım’ı kaybetti, 2022’de ise geniş çaplı bir savaşla karşı karşıya kaldı.
Benzer şekilde Libya, nükleer programını gönüllü olarak terk etti. Fakat bu karar, rejimin uzun vadeli güvenliğini sağlamaya yetmedi.
Bu örnekler, birçok ülke açısından kaçınılmaz bir soruyu da beraberinde getiriyor: Büyük güçlerin verdiği sözler, kriz anında gerçekten koruma sağlar mı?
Teknik açıdan bakıldığında, bugün Türkiye’nin nükleer silah geliştirmeye yakın olduğu söylenemez.
Türkiye’nin nükleer araştırma geçmişi, yetişmiş insan kaynağı, Akkuyu Nükleer Santrali ve önemli toryum rezervleri bulunuyor. Ancak nükleer silah üretimi için gerekli olan yüksek seviyede uranyum zenginleştirme veya plütonyum ayrıştırma kapasitesi mevcut değil.
Daha da önemlisi, Türkiye Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın tarafı. Böyle bir programın açık biçimde başlatılması, ağır ekonomik yaptırımları, diplomatik izolasyonu ve ciddi stratejik maliyetleri beraberinde getirebilir.
Üstelik mesele yalnızca Türkiye ile de sınırlı kalmaz.
Türkiye’nin nükleer silah geliştirmeye başlaması durumunda Suudi Arabistan, Mısır ve diğer bölgesel güçlerin nasıl tepki vereceğini öngörmek zor değil. Böyle bir gelişme, Orta Doğu’da zincirleme bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir.
Fikrimce bugün, Türkiye’nin nükleer silaha sahip olup olmaması tartışmasından önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Gerçek sorun, Türkiye’nin nükleer silah isteyip istememesi mi; yoksa dünyanın hâlâ güvenliği eşit dağıtamayan bir sistem üzerine kurulmuş olması mı?
Çünkü nükleer silahların var olduğu bir dünyada, herkesin eşit derecede güvende olduğunu söylemek mümkün değil.
Ve belki de 21. yüzyılın en büyük stratejik çelişkisi tam olarak burada yatıyor.