Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin yalnızca Suriye ve Gazze’de değil, Lübnan’ın geleceğinde de giderek daha önemli bir aktör hâline geldiğini gösteriyor.
Lübnan’ın önde gelen gazetelerinden En-Nehar’ın 8 Ağustos’ta yayımladığı habere göre, Ankara, bölgenin en karmaşık meselelerinden biri olan Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda da devreye girmiş durumda. Gazetenin iddiasına göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın Ankara’daki görüşmesinde, Hizbullah’ın ağır silahlarının Türkiye ve İran’ın gözetiminde İran’a gönderilmesini öngören dikkat çekici bir formül masaya yatırıldı.
Aslında Hizbullah’ın silahları uzun süredir Lübnan siyasetinin en önemli sorunlarından biri. Cumhurbaşkanı Avn, devletin ülke genelinde egemenliğini yeniden tesis edebilmesi için silahların devletin kontrolünde toplanmasını savunuyor. Ankara ziyaretinden hemen önce yaptığı açıklamalarda da Lübnan ordusunun güçlendirilmesi gerektiğini vurgulamış, Türkiye’nin NATO üyeliği ve bölgesel ilişkileri sayesinde kurulacak güvenlik mekanizmasına uluslararası destek sağlayabilecek önemli bir aktör olduğunu söylemişti. Avn ayrıca Hizbullah’ın silahları meselesinin çatışmayla değil, aşamalı bir süreç ve iç diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğinin altını çizmişti.
En-Nehar’ın aktardığı yeni formül ise bu tartışmayı farklı bir noktaya taşıyor. Buna göre Hizbullah’ın füze ve insansız hava araçlarından oluşan ağır silahlarının Lübnan ordusuna teslim edilmesi seçeneğinin yanında, silahların Ankara ve Tahran’ın gözetiminde İran’a gönderilmesi de gündeme geldi. Bunun karşılığında İsrail’in Lübnan’ın güneyinden tamamen çekilmesi ve ABD başta olmak üzere ilgili ülkelerin yeni bir İsrail saldırısının yaşanmayacağı konusunda güvence vermesi öngörülüyor. Hizbullah’ın hafif ve orta ölçekli silahlarının ise sonraki aşamada Lübnan hükümetiyle yapılacak görüşmelere bırakılabileceği belirtiliyor. Ancak Hizbullah henüz bu formüle cevap vermiş değil.
Bu planın en dikkat çekici tarafı, Hizbullah’ı zor kullanarak tasfiye etmek yerine bölgesel bir uzlaşmanın parçası hâline getirmeye çalışması. Böyle bir mekanizma Türkiye’yi de ABD, İran, İsrail ve Lübnan arasındaki son derece hassas denklemin merkezine taşıyabilir. Ankara’nın İran ile iletişim hâlinde olması, Washington ile doğrudan temas kurabilmesi, Lübnan yönetimiyle yakın ilişkiler geliştirmesi ve aynı zamanda İsrail’in bölgedeki askerî genişlemesine açık biçimde karşı çıkması Türkiye’ye diğer aktörlerin sahip olmadığı bir hareket alanı sağlıyor.
Burada Ankara’nın Hizbullah’a yaklaşımı da önemli. En-Nehar’a göre Türkiye, Hizbullah’ın geçmişte Beşar Esad yönetiminin yanında Suriye savaşına katılmasını hiçbir zaman olumlu karşılamadı ve örgütle siyasi olarak aynı çizgide değil. Buna karşılık Ankara, Hizbullah’ın İsrail tarafından tamamen yenilgiye uğratılmasını da istemiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin aradığı formül, Hizbullah’ın askerî kapasitesinin sınırlandırılması ile İsrail’in Lübnan üzerindeki askerî baskısının sona ermesini aynı sürecin iki parçası hâline getirmek olabilir.
Türkiye Lübnan’a Asker Gönderebilir
Planın ikinci ayağı ise Lübnan’ın güneyinin geleceğini ilgilendiriyor.
En-Nehar, olası bir anlaşmanın ardından Lübnan-İsrail sınırında yeni bir uluslararası gücün konuşlandırılmasının değerlendirildiğini ve Türkiye’nin de bu yapıya asker göndermesinin gündeme geldiğini yazıyor. Fakat Ankara açısından bu konuda önemli bir kırmızı çizgi bulunuyor. Gazeteye konuşan bir Türk yetkili, Washington ile gerekli mutabakat sağlanmadan Türkiye’nin bölgeye asker göndermeyeceğini ve Türk askerlerinin İsrail ateşi altında kalabileceği bir senaryonun kabul edilemeyeceğini belirtiyor.
Bütün bunlar henüz diplomatik kulislerde tartışılan bir senaryo ve Hizbullah’ın bunu kabul edeceğinin hiçbir garantisi yok. Ancak teklifin kendisi bile Türkiye’nin Lübnan denklemindeki konumunun nasıl değiştiğini göstermesi açısından önemli. Ankara birkaç yıl öncesine kadar Lübnan meselesinde daha sınırlı bir aktörken bugün Lübnan ordusunun güçlendirilmesinden Lübnan’ın güneyinin güvenliğine, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasından İsrail’in çekilmesine kadar uzanan çok daha geniş bir dosyada adı geçen ülkelerden biri hâline geliyor.
Eğer En-Nehar’ın aktardığı formül hayata geçirilebilirse, mesele yalnızca Hizbullah’ın silahsızlandırılması olmayacak. Türkiye, İran’ın bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri ile İsrail arasındaki çatışmanın çözümünde arabulucu konumuna yükselirken, Lübnan’ın yeni güvenlik mimarisinin kurulmasında da doğrudan rol üstlenmiş olacak.
Bu nedenle asıl soru belki de Hizbullah’ın Türkiye’nin gözetiminde silahsızlandırılıp silahsızlandırılmayacağından daha büyük: Türkiye, Suriye’den sonra Lübnan’ın geleceğini şekillendiren başlıca bölgesel aktörlerden birine mi dönüşüyor?