Ürdün’ün başkenti Amman’da düzenlenen Kudüs konulu bakanlar toplantısı, son yıllarda Kudüs merkezli artan gerilim nedeniyle İslam dünyasının en kapsamlı diplomatik girişimlerinden biri olarak öne çıktı. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın temsil ettiği toplantıya Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Irak, Cezayir, Tunus, Fas, Filistin, Pakistan, Endonezya, Malezya ve Somali’nin yanı sıra Arap Birliği Genel Sekreterliği de katıldı.
Toplantının sonunda yayımlanan ortak bildiride İsrail’in Kudüs’ün Arap, Müslüman ve Hristiyan kimliğini değiştirmeye yönelik politikaları, Mescid-i Aksa’daki ihlaller, yasa dışı kazılar ve tarihi statükoyu değiştirme girişimleri sert ifadelerle kınandı. Bildiride ayrıca başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin iki devletli çözümün temelini oluşturduğu yeniden vurgulandı.
Bu zirvenin zamanlaması tesadüf değil. Son yıllarda İsrail, Kudüs üzerindeki fiili hâkimiyetini siyasi ve hukuki açıdan daha da güçlendirmeye çalışıyor. Bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biri ise ABD’nin 2017 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve 2018’de büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıması oldu. Washington’un bu kararı, uluslararası toplumun büyük bölümü tarafından kabul görmezken, İsrail’in Kudüs üzerindeki egemenlik iddiasına önemli bir diplomatik destek sağladı. Amman’da yayımlanan ortak bildiri ise bu yaklaşımın karşısında farklı bir cephenin var olduğunu göstermesi açısından dikkat çekiyor.
Kudüs’ü dünyanın en hassas meselelerinden biri hâline getiren unsur yalnızca siyasi statüsü değil. Şehir; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal kabul edilen dünyanın en önemli merkezlerinden biri. Mescid-i Aksa ise İslam’daki en kutsal üçüncü mabet olarak kabul ediliyor. Müslümanların ilk kıblesi olması, Hz. Muhammed’in Miraç hadisesiyle ilişkilendirilmesi ve yüzyıllardır İslam medeniyetinin sembollerinden biri olması nedeniyle Mescid-i Aksa, yaklaşık iki milyar Müslüman için yalnızca bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda dini kimliğin ve tarihi hafızanın önemli bir parçası. Bu nedenle İsrailli aşırı sağcı siyasetçilerin ve yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınları, ibadet kısıtlamaları ve statükoyu değiştirmeye yönelik girişimleri, yalnızca Filistin’de değil tüm İslam dünyasında tepkiyle karşılanıyor.

Türkiye-İsrail Geriliminde Kudüs’ün Önemi
Türkiye açısından Kudüs, yalnızca bir dış politika meselesi değil; tarihsel hafızanın, kültürel bağların ve geçmişten devralınan sorumluluk anlayışının da önemli bir parçası. Osmanlı Devleti, yaklaşık dört yüz yıl boyunca Kudüs’ü, farklı dinlerin kutsal mekânlarını koruyan bir yönetim anlayışıyla idare etti. Bu tarihsel miras, Ankara’nın bugün Kudüs konusunda sergilediği hassasiyetin temel dayanaklarından biri olmaya devam ediyor.
Son dönemde Türkiye ile İsrail arasında yaşanan Kudüs polemikleri de bunun en güncel örneklerinden biri oldu. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin “Rabbim bana bir gün de olsa Kudüs Valiliğini nasip et.” sözleri, İsrail’de sert tepkiyle karşılandı ve iki ülke arasında yeni bir diplomatik polemiğe yol açtı. Yaşanan polemik, Kudüs’ün Türkiye açısından sıradan bir diplomatik gündem maddesi değil; tarihsel hafızayla ve toplumsal duyarlılıkla iç içe geçmiş özel bir mesele olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Hakan Fidan’ın katıldığı Amman zirvesi de bu çerçevede okunmalı. Türkiye, Kudüs meselesini yalnızca Filistin davasının bir parçası olarak değil; uluslararası hukukun korunması, kutsal mekânların statüsünün muhafaza edilmesi, iki devletli çözümün yaşatılması ve Osmanlı döneminden devraldığı tarihsel sorumluluğun sürdürülmesi açısından stratejik bir mesele olarak görüyor.
İsrail ise Kudüs üzerindeki kontrolünü daha da kalıcı hâle getirmeye çalışırken, Türkiye ve birçok Müslüman ülke diplomatik koordinasyonu artırarak buna ortak bir siyasi cevap vermeye hazırlanıyor.
Bu nedenle Amman’daki toplantı, yalnızca İsrail’e verilen ortak bir tepki olarak değil; Kudüs üzerinden bölgesel güç dengelerini şekillendirecek daha geniş bir diplomatik mücadelenin ilk güçlü adımı olarak okunmalı.