Gözler Hürmüz Boğazı’na çevrilmişken, Kızıldeniz’in Afrika kıyısında dikkat çekici bir adım atıldı. ABD, 18 Eylül’de Eritre ordusu ve iktidardaki Demokrasi ve Adalet için Halk Cephesi dâhil bazı kişi ve kuruluşları yaptırım listesinden çıkardı. OFAC’ın açıklaması, kararın Etiyopya’daki krize ilişkin 2021 tarihli başkanlık kararnamesi kapsamında ilan edilen ulusal acil durumun sona ermesini izlediğini belirtiyor.
Söz konusu yaptırımlar, Eritre güçlerinin Etiyopya’nın Tigray bölgesindeki savaşa katılması ve çatışma sırasında yaşanan ağır ihlallere ilişkin gerekçelerle uygulanmıştı. Şimdi bu baskı aracının kaldırılması, Washington’ın Asmara’yla ilişkilerini hangi öncelikler doğrultusunda yeniden şekillendirmek istediği sorusunu doğuruyor.
Kararın stratejik ağırlığını anlamak için haritaya bakmak yeterli. Eritre, Kızıldeniz boyunca uzanan 1.100 kilometreden uzun ana kara kıyısına sahip. Güneydeki Assab Limanı ise Yemen’e ve Babülmendep’e yakınlığıyla öne çıkıyor. Boğazın Afrika tarafında Eritre ve Cibuti, karşısında Yemen bulunuyor; Somaliland da daha doğuda, Aden Körfezi kıyısında bu deniz yolunun yakın çevresinde yer alıyor.

Bu coğrafya, yaptırımların kaldırılmasını yalnızca ikili ilişkilerde bir yumuşama olarak okumayı yetersiz kılıyor. Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin önemli güzergâhlarından birinde güvenlik kırılganlaşırken, kıyı devletleriyle kurulabilecek ortaklıkların değeri de artıyor.
Washington’ın asıl kazancı, Kızıldeniz’de seçeneklerini çoğaltmak olabilir
ABD’nin Eritre açılımını, bölgedeki erişim ve pazarlık imkânlarını genişletme arayışı olarak değerlendirmek mümkün.
Washington açısından temel mesele, kriz anında hangi limanlara erişebileceği, hangi ortaklarla çalışabileceği ve askerî varlığını ne ölçüde destekleyebileceği. Deniz yollarını korumak, yalnızca savaş gemilerini bölgede bulundurmakla sağlanamıyor; ikmal, bakım, istihbarat ve kıyı devletleriyle siyasi koordinasyon da gerekiyor. Eritre’yle yakınlaşmanın potansiyel değeri burada yatıyor.
Bu arayışın Çin’le rekabet boyutu da var. ABD ve Çin’in Cibuti’de askerî üslerinin bulunması, iki gücün aynı stratejik geçişe verdiği önemi gösteriyor. Washington’ın çevredeki ülkelerle ilişkilerini çeşitlendirmesi, tek bir ev sahibi ülkeye bağımlılığını azaltabilecek bir seçenek oluşturabilir. Pekin açısından ise Avrupa’ya uzanan deniz ticaretinin güvenliği kadar, bu güzergâhlarda rakip güçlerin artan askerî ağırlığı da önem taşıyor.
Yemen’deki gelişmeler bu hesabı daha da karmaşıklaştırıyor. Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki ilerleyişi ve deniz trafiğine yönelik tehditler, Afrika kıyısındaki limanların stratejik değerini artırıyor. Assab çevresinde kurulabilecek bir iş birliği, gözetleme ve lojistik açısından imkân sunabilir.
Üstelik askerî erişim arayışı, Afrika Boynuzu’ndaki gerilimlerden bağımsız değil. Eritre ile Etiyopya arasında yeni bir çatışma, kıyılarda kurulmak istenen güvenlik düzenini zayıflatabilir. Bu nedenle Washington’ın Asmara’yla yakınlaşmasının başarısı, limanlara yaklaşmak kadar bölgesel gerilimleri sınırlayabilmesine de bağlı olacak.
Bu hamlenin bir sonraki yansıması Somaliland’da görülebilir. Berbera Limanı’nı barındıran Somaliland yönetimi, coğrafi konumunu uluslararası tanınma arayışında bir pazarlık unsuruna dönüştürmeye çalışıyor. Yönetimin lideri Abdurrahman Muhammed Abdullahi, Semafor’a verdiği 16 Eylül tarihli söyleşide liman ve yatırım imkânlarını öne çıkarırken, gelecekte bir askerî üs anlaşmasını da dışlamadı. Dolayısıyla “askerî erişim karşılığında tanınma” ihtimali, üzerinde düşünülmesi gereken bir senaryo.
Türkiye açısından da izlenmesi gereken nokta tam burada yatıyor. Ankara’nın Somali’yle ortaklığı düşünüldüğünde, Berbera etrafındaki pazarlıklar yalnızca bir limanın kullanımına ilişkin görülemez. Eritre’de yaptırımların kaldırılmasıyla açılan tartışma, Somaliland üzerinden egemenlik ve tanınma meselesine uzanabilir. Kızıldeniz’de yeni dönemin belirleyici sorusu, hangi gücün nerede üs kuracağının yanında, bu erişim karşılığında hangi siyasi tavizlerin verileceği olacak.