Havalimanlarına düşen füzeler ve enerji tesislerini hedef alan insansız hava araçları, Suudi Arabistan’ın güvenliği kadar geleceğe ilişkin ekonomik planlarını da tehdit ediyor. Riyad için saldırıları durdurmak acil bir ihtiyaç. Ancak bu yardımı kimin sağlayacağı ve karşılığında nasıl bir siyasi ilişki kurulacağı, hava savunmasının teknik ayrıntılarından çok daha önemli sonuçlar doğurabilir.
Netanyahu’nun son girişimi tam da bu noktada anlam kazanıyor. Haaretz’in diplomatik kaynaklarına göre İsrail, ABD aracılığıyla Husilere karşı harekâta katılmayı teklif etti; Muhammed bin Selman ise Suudi kamuoyunun tepkisinden kaygılanarak öneriyi reddetti.
Bu yaklaşımın Netanyahu açısından siyasi mantığı açık: Ortak bir tehdit karşısında kurulacak güvenlik ilişkisi, diplomatik uzlaşmanın önündeki engelleri de aşmayı kolaylaştırabilir. Böylece Filistin meselesi nedeniyle ilerlemeyen yakınlaşma, Suudi Arabistan’ın acil savunma ihtiyacı üzerinden yeniden gündeme gelebilir. Selman’ın bildirilen ret kararı ise, Riyad’ın güvenlik ihtiyacının bile İsrail’le normalleşmeye yol açmayacağını ve İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanmayacağını gösteriyor.
Dışa bağımlılıktan ortak güvenliğe
Mekke İttifakı’nın stratejik önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki ortaklık, bölge ülkelerinin dışarıdan gelecek güvenlik garantilerine bağımlılığını azaltabilecek bir imkân sunuyor. Ankara-Riyad yakınlaşması da bu sayede diplomatik ilişkilerin düzelmesinin ötesine geçerek ortak sorumluluk üstlenilen bir döneme giriyor.
Ne var ki bir ülkeyi koruma taahhüdü, o ülkenin yürüttüğü her savaşa katılmak anlamına gelmez. Hakan Fidan’ın Türkiye’nin saldırı operasyonlarında yer almayacağını açıklaması ve Pakistan’ın kuvvetlerinin Yemen’e geçerek Husilere saldırmayacağını belirtmesi, bu ayrımın altını çiziyor. Mevcut açıklamalara göre amaç, Suudi Arabistan’ın savunmasını güçlendirmek. İttifakın başarısı da Riyad’ı korurken üyelerini sınırları belirsiz bir Yemen savaşına sürüklememesinde yatacak.
Türkiye’nin Yemen’le olan tarihî bağları, bugün Ankara’nın barış için önemli bir rol üstlenebileceğine işaret ediyor. Ankara’nın sağlayabileceği en değerli katkı, savunma desteğini Yemen’deki farklı aktörleri masaya oturtabilecek siyasi çözüm çabalarıyla tamamlamak olabilir. İnsani yardımın ulaştırılması, ateşkes ve BM öncülüğündeki müzakerelerin desteklenmesi, Yemen halkının güvenliğiyle Suudi Arabistan’ın güvenliğini aynı çerçevede ele almayı mümkün kılar.
Bunun için ittifakın mezhep çatışmasına dönüşmemesi gerekiyor. Kurucu ülkelerin açıkladığı ortak savunma ve barışçıl çözüm hedefleri, belirli bir devlete karşı savaştan daha geniş bir çerçeve sunuyor. İran’ın Husilere desteği, grubun her kararını Tahran’ın verdiği anlamına gelmez. Yemen’in kendi siyasi dinamiklerini yok sayan bir yaklaşım, askerî başarı sağlasa bile kalıcı barış üretemez.
Mısır’ın 13 Ekim’de katılımı ciddi biçimde değerlendirdiğini açıklaması, bu ortaklığın genişleme potansiyelini gösteriyor. Daha geniş bir katılım, ittifaka askerî imkânların yanında diplomatik ağırlık da sağlayabilir.
Trump’ın Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a desteğini olumlu karşılaması, Washington’ın bu oluşumu şimdilik bütünüyle karşısına almadığını gösteriyor. Fakat ABD’nin yükünün paylaşılmasıyla bölge ülkelerinin bağımsız karar alma gücünün artması aynı şey değil. Mekke İttifakı olgunlaştıkça bu iki beklenti arasındaki fark daha belirgin hâle gelebilir.
Bu nedenle rekabetin bir sonraki aşamasını yalnızca Yemen’de aramamak gerekiyor. İsrail’in Somaliland’la ilişkileri ve BAE’nin Berbera’daki faaliyetleri, dikkati Babülmendep’in karşı kıyısına taşıyor. Abu Dabi’nin Yemen’deki ortakları da Körfez ülkelerinin çıkarlarının bütünüyle örtüşmediğini gösteriyor.
İleriki süreçte İsrail kendisini sınırlandırabilecek bu dayanışmayı zayıflatmaya çalışacaktır. Ancak Mekke İttifakı’nın asıl sınavı, dışarıdan gelecek hamlelerden önce üyeleri arasındaki çıkar ayrılıklarını yönetebilmek olacak. Çünkü bölgesel bağımsızlık, bir anlaşmaya imza atmakla değil, kriz anında birlikte karar verebilmekle kazanılır.