Herkes Macron’un NATO Zirvesi sırasında Ankara sokaklarındaki sabah koşusunu ve siyah gözlüklerini tartışmaya devam ederken aslında çok daha önemli bir mesele var: İki rakip ülke arasındaki buzlar son dönemde eriyor mu?
Bu soruyu sormak için güçlü gerekçeler bulunuyor. Macron ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında yaklaşık bir saat süren bir görüşme gerçekleştirdi. Fransa Cumhurbaşkanı, savunmadan Ukrayna’ya, Orta Doğu’dan ikili ilişkilere kadar uzanan görüşmeden “çok memnun” kaldığını söyledi. Daha önemlisi, yıllardır siyasi engellere takılan Fransız-İtalyan yapımı SAMP/T hava savunma sistemi konusunda Türkiye ile teknik çalışmaların sürdüğünü bizzat doğruladı.
Bunlar tek başına ilişkilerin kökten değiştiği anlamına gelmiyor. Türkiye ile Fransa hâlâ Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Afrika’dan Kıbrıs’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada farklı çıkarlara ve zaman zaman karşıt politikalara sahip. Ancak Paris’in Ankara’yı yalnızca sınırlandırılması gereken bir rakip olarak gördüğü dönemden, onunla çalışmanın yollarını aradığı yeni bir aşamaya geçildiği de açık.
Fransa’nın Türkiye’ye yaklaşması duygusal bir normalleşmeden değil, jeopolitik gerçekçilikten kaynaklanıyor. Değişen Ankara’nın politikası değil; Paris’in Türkiye’nin stratejik ağırlığına biçtiği değer.
Beş Yüzyıllık Ortaklıktan Sert Rekabete
Türkiye ile Fransa arasındaki ilişki sıradan bir diplomatik bağ değil. İki ülkenin resmî ilişkileri Osmanlı döneminde 15. yüzyılın sonlarına kadar uzanıyor. Kanuni Sultan Süleyman ile Fransa Kralı I. François arasında Habsburg İmparatorluğu’na karşı kurulan ittifak, dönemin Avrupa dengelerini değiştiren en dikkat çekici ortaklıklardan biriydi. 1535’te tanınan kapitülasyonlarla Fransa, Osmanlı İmparatorluğu içindeki en ayrıcalıklı Avrupa devleti hâline geldi. Cumhuriyet dönemindeki ilişkilerin hukuki ve siyasi temellerinden biri ise Millî Mücadele sırasında imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması oldu.

Bu uzun tarih boyunca Türkiye ile Fransa kimi zaman stratejik ortak, kimi zaman sert rakip oldu. Cumhuriyetin yakın döneminde de benzer bir dalgalanma görüldü. Jacques Chirac, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine temkinli biçimde destek verirken üyeliğin Fransa’da referanduma götürülmesini savunuyordu. Buna rağmen Chirac döneminde Ankara ile Paris arasındaki siyasi diyalog büyük ölçüde korunmuştu. Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı ise belirgin bir kırılma yarattı. Sarkozy, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yeri olmadığını açıkça savundu ve bazı müzakere başlıklarının önünü kapattı.
François Hollande döneminde ilişkiler kısmen normalleşti. Hollande’ın 2014’te Türkiye’ye yaptığı ziyaret, 22 yıl sonra bir Fransız cumhurbaşkanının gerçekleştirdiği ilk resmî ziyaret oldu. Aynı yıl iki ülke arasında bir stratejik iş birliği çerçevesi oluşturuldu. Fakat bu normalleşme, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine tam bir Fransız desteğine dönüşmedi; daha çok Sarkozy döneminin sert ve dışlayıcı tutumunun yumuşatılması anlamına geldi.
Macron döneminde ise çıkar ayrılıkları daha görünür ve daha kişisel bir hâl aldı. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askerî operasyonları, Libya’daki tarafların desteklenmesi, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı anlaşmazlıkları ve Fransa’nın Yunanistan ile Güney Kıbrıs’a verdiği destek, iki ülkeyi defalarca karşı karşıya getirdi. Macron’un 2019’da NATO’nun “beyin ölümünün gerçekleştiğini” söylemesinin arkasında yalnızca ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşması değil, Türkiye’nin Suriye’de müttefikleriyle eşgüdüm sağlamadan hareket ettiği yönündeki Fransız eleştirisi de vardı.
Gerilim 2020’de zirveye ulaştı. Ankara ile Paris, Libya ve Doğu Akdeniz üzerinden karşılıklı ağır suçlamalarda bulundu; Macron ile Erdoğan arasındaki söz düellosunun ardından Fransa, Ankara’daki büyükelçisini istişare için geri çağırdı. Aynı dönemde Fransa, Yunanistan’la karşılıklı yardım maddesi içeren bir savunma anlaşması imzaladı. Atina’ya 24 Rafale savaş uçağı ve fırkateyn satılması, Ankara’da yalnızca ticari bir anlaşma değil, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı kurulmuş askerî bir denge olarak okundu.
Fransa’nın Güney Kıbrıs’la ilişkileri de aynı dönemde derinleşti. Paris ile Lefkoşa arasındaki savunma anlaşması 2020’de yürürlüğe girdi; iki ülke 2025’te ilişkilerini stratejik ortaklık seviyesine yükseltti. Fransız ve Kıbrıs Rum deniz kuvvetleri düzenli tatbikatlar gerçekleştirirken Fransa, Güney Kıbrıs’ın önde gelen silah tedarikçilerinden biri hâline geldi.
Bununla birlikte siyasi gerilim hiçbir zaman ekonomik bağları tamamen koparmadı. Fransa ile Türkiye arasındaki mal ticareti 2025’te 23,8 milyar avroya ulaşarak yeni bir rekor kırdı. İki ülkenin askerî iş birliği de 2022’den itibaren aşamalı olarak yeniden canlanmaya başladı. Başka bir ifadeyle, siyaset sertleşirken ekonomik karşılıklı bağımlılık ve güvenlik alanındaki temaslar sessizce devam etti.
Paris’i Ankara’ya Yaklaştıran Tercih Değil, Zorunluluk
Bugünkü yakınlaşmanın ilk nedeni, Avrupa’nın güvenlik ortamının kökten değişmesi. Ukrayna savaşı, ABD’nin Avrupa savunmasındaki yükünü azaltma eğilimi, İran merkezli bölgesel gerilimler ve Avrupa’nın hızlanan silahlanma programı, Türkiye’yi Paris açısından geçmiştekinden çok daha önemli bir aktör hâline getirdi. Fransa bir yandan “Avrupa’nın stratejik özerkliğini” savunuyor, diğer yandan Avrupa’nın insansız hava araçları, mühimmat, hava savunması ve hızlı üretim kapasitesi alanlarındaki açıklarıyla yüzleşiyor. Ankara’daki NATO Zirvesinin de Avrupa’nın kendi güvenliği için daha fazla sorumluluk üstlenmesi üzerine kurulması tesadüf değildi.
Türkiye ise tam bu alanlarda öne çıkıyor. Büyük ordusu, Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan coğrafi konumu, büyüyen savunma sanayisi ve sahada denenmiş insansız hava araçları sayesinde yalnızca NATO’nun askerî gücü değil, Avrupa’nın üretim açığını kapatabilecek ortaklardan biri olarak görülüyor. Türk savunma şirketleri Polonya, Romanya, Portekiz ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinde anlaşmalar yaparken Baykar, İtalya’da hem Piaggio Aerospace’i satın aldı hem de Leonardo ile ortak insansız hava araçları üretmek üzere stratejik bir girişim kurdu.
İspanya’nın 30 HÜRJET eğitim uçağı için Türkiye ile 2,6 milyar avroluk anlaşma imzalaması da aynı eğilimin parçası. Avrupa ülkeleri artık Türkiye’ye yalnızca silah satılacak bir pazar olarak değil, birlikte üretim yapılabilecek bir savunma sanayisi merkezi olarak bakıyor. Fransa’nın bu yarışın dışında kalması, Avrupa savunmasında söz sahibi olma iddiasıyla bağdaşmazdı.
Baykar ile Fransız Safran arasında Mayıs 2026’da imzalanan stratejik ortaklık bu nedenle son derece önemli. Anlaşma yalnızca Fransız parçalarının Türk insansız hava araçlarına satılmasını öngörmüyor. Optronik sensörler, seyrüsefer sistemleri ve güdümlü silah kabiliyetlerinin birlikte geliştirilmesini; Safran’ın Euroflir sisteminin Bayraktar TB2’ye entegre edilmesini ve ortaya çıkacak çözümlerin küresel pazarlarda ortaklaşa sunulmasını kapsıyor. Bu, Fransız savunma sanayisinin Türk platformlarının uluslararası gücünü kabul ettiğini gösteren somut bir adım.

SAMP/T dosyasındaki değişim ise siyasi açıdan daha da çarpıcı. Türkiye, Fransa ve İtalya 2017-2018 döneminde uzun menzilli hava savunması konusunda ortak çalışma başlatmıştı. Ancak Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki gerilimler nedeniyle süreç durmuş, Paris yıllarca satışın önündeki başlıca siyasi engel olmuştu. Şimdi Fransa’nın olası satışa açık olduğu, Macron’un da teknik çalışmaların sürdüğünü doğruladığı görülüyor. Henüz kesinleşmiş bir anlaşma yok; ortak üretim, teknoloji paylaşımı ve Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ın itirazları gibi hassas dosyalar masada duruyor. Yine de Fransa’nın “hayır” noktasından müzakere aşamasına geçmesi başlı başına önemli bir dönüşüm.
Macron’un Suriye ziyareti de bu yeni gerçekçiliğin bir başka göstergesi. Macron, Beşşar Esad’ın devrilmesinden sonra Suriye’yi ziyaret eden ilk Avrupa Birliği devlet başkanı oldu. Şam’a Fransız şirketlerinin ve yatırımcıların temsilcileriyle gitti; yeniden yapılanma, enerji, ulaştırma ve diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması gündeme geldi.
Ancak yeni Suriye düzeninde Türkiye’yi hesaba katmadan kalıcı bir Fransız nüfuzu kurmak kolay değil. Ankara, Suriye’nin güvenliğinde, yeni yönetimin dış dünyayla ilişkilerinde, sınır bölgelerinde ve ekonomik yeniden yapılanmasında belirleyici aktörlerden biri. Macron’un Şam ziyaretinin hemen ardından Ankara’ya gelmesi ve Erdoğan’la uzun bir görüşme yapması bu bakımdan anlamlı. Bu iki ziyaretin peş peşe gelmesi, Paris’in Suriye ile Türkiye dosyalarını birbirinden bağımsız ele alamayacağını gördüğüne işaret ediyor.
Bir zamanlar Türkiye’nin Suriye operasyonlarını NATO içindeki eşgüdümsüzlüğün simgesi olarak gösteren Macron, bugün Avrupa savunmasının geleceğini konuşmak için Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesine katılıyor ve Türkiye ile hava savunması geliştirmeyi müzakere ediyor. Burada değişen Fransa’nın temel çıkarları değil; bu çıkarları korumak için Türkiye’yle çalışmanın zorunlu olduğu yönündeki hesap.
Sonuç olarak Türkiye ile Fransa’nın birlikte hareket ederek kazanabileceği çok şey var. Fransa ileri sensörler, füze teknolojileri, motor sistemleri, finansman ve Avrupa pazarına erişim sunabilir. Türkiye ise yüksek üretim kapasitesi, rekabetçi maliyetler, sahada denenmiş platformlar, geniş ihracat ağı ve Avrupa ile Orta Doğu arasında stratejik erişim sağlayabilir. Ukrayna’nın güvenliği, Karadeniz, Suriye’nin yeniden inşası, Afrika, enerji koridorları ve hava savunması gibi alanlarda çıkarların örtüştüğü geniş bir zemin bulunuyor.
Fakat yakınlaşmanın önünde ciddi engeller de var. Fransa’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la kurduğu savunma ortaklıkları, Libya ve Doğu Akdeniz’deki çıkar farklılıkları, Afrika’daki nüfuz rekabeti ve iki lider arasında geçmişten kalan güvensizlik kolayca ortadan kalkmayacak. Fransa iç siyasetindeki Türkiye karşıtı refleksler, Ermeni meselesi, laiklik ve İslam tartışmaları ile Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine yönelik köklü direnç de Paris’in hareket alanını sınırlamaya devam edecek.
Bu nedenle yaşananları şimdilik tam teşekküllü bir stratejik ortaklık değil, pragmatik bir yakınlaşma olarak tanımlamak daha doğru. Paris, Ankara’nın bütün politikalarını kabul etmiyor; Ankara da Fransa’nın bölgesel tercihlerini benimsemiş değil. Ancak Fransa Türkiye’ye, Ankara kendi çizgisinden vazgeçtiği için yaklaşmıyor. Paris, Türkiye’nin bölgesel ağırlığını görmezden gelmenin maliyetinin giderek arttığını gördüğü için yön değiştiriyor.