İran savaşı başladığında ve ABD, İsrail’e açık destek verdiğinde, Washington’un bu çatışmaya neden bu kadar güçlü biçimde dâhil olduğu tam olarak anlaşılamamıştı. İlk günlerde gündem, İran’ın rejimi, nükleer programı, füze kapasitesi ve İsrail’in güvenliği etrafında şekilleniyordu. Ancak çatışma derinleştikçe savaşın seyrini belirleyen en önemli başlıklardan birinin Hürmüz Boğazı olduğu ortaya çıktı. Bugün bu dar su yolu, yalnızca Orta Doğu’nun değil, küresel ekonominin geleceğini etkileyebilecek kadar stratejik bir merkez konumuna erişti.
Bunun nedeni, Hürmüz’ün dünya enerji sistemindeki benzersiz rolü. Dünyada deniz yoluyla taşınan petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte biri bu boğazdan geçiyor. İran’ın geçiş güvenliğini tehdit edebilecek kapasiteye sahip olması, bölgesel bir çatışmanın kısa sürede küresel enerji piyasalarını sarsabilecek bir krize dönüşmesi anlamına geliyor. Bu nedenle savaş ilerledikçe mesele yalnızca İran ile İsrail arasındaki askerî mücadele olmaktan çıktı; enerji güvenliği ve uluslararası ticaret de denklemin ayrılmaz parçaları hâline geldi.
Bugün ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik bir anlaşmanın bugün ya da yarın sağlanabileceğini açıkladı. İran her ne kadar ABD ile doğrudan müzakere yürütmediğini belirtse de, Umman üzerinden sürdürülen temaslar tarafların ortak bir çıkış yolu aradığına işaret ediyor.
Peki Washington neden bu boğaza bu kadar önem veriyor?
Hürmüz, ABD-Çin Rekabetinin En Kritik Cephelerinden Biri
Hürmüz Boğazı’nın stratejik değeri, yalnızca buradan geçen enerji miktarıyla açıklanamaz. Boğazın asıl ağırlığı, buradan geçen enerjinin yönü dikkate alındığında daha net anlaşılıyor. Bu koridordan taşınan ham petrolün çok büyük bölümü Asya’ya gidiyor. ABD Enerji Enformasyon İdaresine göre 2025’in ilk yarısında Hürmüz’den geçen ham petrol ve kondensatın yüzde 89’u Asya pazarlarına ulaştı. Çin ve Hindistan ise boğaz üzerinden sevk edilen petrolün başlıca alıcıları arasında yer alıyor.
Bu tablo Çin açısından hayati önem taşıyor. Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin, ekonomik büyümesini sürdürebilmek için dışarıdan sağladığı enerjiye büyük ölçüde bağımlı. Ülkenin petrol ithalatının yaklaşık yüzde 40’ının Hürmüz üzerinden geçtiği tahmin ediliyor.
Pekin, bu bağımlılığı azaltmak amacıyla son yıllarda Rusya’dan petrol alımını artırdı, Orta Asya’daki boru hatlarına yatırım yaptı ve stratejik petrol rezervlerini genişletti. Buna rağmen Körfez’den gelen enerji akışının yerini kısa vadede bütünüyle doldurabilmiş değil. Hürmüz’ün güvenliği bu yüzden Çin açısından ciddi bir kırılganlık alanı olmaya devam ediyor.
İşte Washington’un Hürmüz’e yönelik stratejisinin temelinde de bu gerçek yatıyor. ABD’nin hedefi yalnızca boğazdaki deniz trafiğini güvence altına almak değil; küresel enerji yollarının güvenlik düzenini belirleyen başlıca aktör olma konumunu korumak. Böylece hem Körfez’deki nüfuzunu yeniden güçlendirmeyi hem de Çin’in en hassas enerji hattı üzerinde stratejik bir üstünlük elde etmeyi amaçlıyor.
Bu hedefin arkasında Çin’in bölgede giderek artan etkisi de bulunuyor. Pekin, İran savaşı başlamadan önce yalnızca ekonomik değil, diplomatik bir aktör olarak da öne çıkmıştı. Çin’in 2023’te İran ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye aracılık etmesi, uzun yıllar ABD’nin nüfuz alanı olarak görülen Körfez’de yeni bir güç dengesi oluştuğunu gösterdi. Böylece Çin, enerji anlaşmaları ve altyapı yatırımlarının ötesine geçerek bölgesel krizlerde arabuluculuk yapabilen bir aktöre dönüştü.
Hürmüz çevresinde ABD öncülüğünde kurulacak yeni bir güvenlik düzeni, bu nedenle iki temel amaca hizmet edebilir: İran’ın boğaz üzerindeki baskı kapasitesini sınırlamak ve Çin’in bölgede enerji, altyapı ve diplomasi üzerinden genişlettiği etkiyi zayıflatmak. Hürmüz böylece yalnızca stratejik bir deniz geçidi olmaktan çıkıp ABD ile Çin arasındaki rekabetin Orta Doğu’daki başlıca mücadele alanlarından biri hâline geliyor.
Bu mücadelenin en kırılgan tarafında ise Körfez ülkeleri yer alıyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Irak’ın enerji ihracatının önemli bölümü Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Boğazın uzun süre kapalı kalması, bu ülkelerin bütçe gelirlerini, ekonomik dönüşüm programlarını ve yatırım planlarını doğrudan tehdit eder. Bu nedenle Suudi Arabistan, İran’ı bölgesel rakibi olarak görse de savaşın kontrolsüz biçimde büyümesini istemiyor. Riyad açısından İran’ın zayıflaması kadar, kendi petrol ihracatının ve ekonomik istikrarının korunması da önem taşıyor.
İran ise Hürmüz kartını, savaşın maliyetini kendi sınırlarının dışına taşımak için kullanıyor. Boğazdaki geçişlerin aksaması petrol fiyatlarını yükseltiyor, tanker sigortalarını pahalılaştırıyor ve küresel piyasalarda belirsizliği artırıyor. Tahran böylece hem Körfez ülkelerini baskı altına alıyor hem de enerji maliyetleri üzerinden ABD ve Avrupa ekonomilerini zorlamaya çalışıyor.
Bundan sonraki süreçte asıl belirleyici olan, Çin’in bu yeni dengeye nasıl karşılık vereceği olacak. Pekin’in Rusya ve Orta Asya üzerinden alternatif enerji koridorlarını genişletmesi, Pakistan’daki Gwadar Limanı’nın rolünü artırması, Körfez ülkeleriyle uzun vadeli enerji anlaşmalarını derinleştirmesi ve İran’la ilişkilerini daha kurumsal bir zemine taşıması beklenebilir.
Hürmüz’de sağlanacak olası bir anlaşma bu nedenle yalnızca boğazdaki geçiş güvenliğini yeniden tesis etmeyecek. Aynı zamanda Çin’i enerji tedarikini daha da çeşitlendirmeye zorlayacak ve ABD-Çin rekabetini yeni limanlara, boru hatlarına ve ticaret koridorlarına taşıyacaktır.