İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurması, Türkiye-İsrail geriliminde yeni bir eşiğe geçildiğine işaret ediyor. İsrail yönetimi saldırıyı, Türkiye’nin bölgede askerî varlık kurabileceği iddiasıyla ilişkilendirdi ve Ankara’ya Suriye’deki askerî nüfuzunun sınırları konusunda açık bir mesaj verdiğini aktardı.
Ancak saldırının gerekçesi başından itibaren tartışmalıydı. Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, İsrail’e saldırıdan önce Ebu Zuhur’da kalıcı bir Türk üssü kurulmayacağının açıkça bildirildiğini söyledi. Türkiye de üste Türk askeri konuşlandırıldığı iddiasını reddetti. Reuters’a göre tesis büyük ölçüde boştu ve henüz faal değildi. İsrail sekiz hava saldırısıyla pist ve hangarları vurdu, ancak can kaybı yaşanmadı.
Dolayısıyla asıl soru üssün kendisinden çok daha büyük: İsrail neden Türkiye’yi giderek daha açık biçimde karşısına almaya başladı?
Bunun ilk cevabı Suriye’de yatıyor.
Esad rejiminin devrilmesinin ardından Suriye’de oluşan güç boşluğunu dolduran en önemli aktörlerden biri Türkiye oldu. Ankara bugün Şam’ın en güçlü siyasi ve güvenlik ortakları arasında yer alıyor. Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasından askerî eğitime, ekonomik bütünleşmeden altyapıya kadar giderek genişleyen bir Türk etkisi söz konusu.
İsrail açısından sorun da tam olarak burada başlıyor. Yıllardır Suriye hava sahasında büyük ölçüde serbest hareket eden İsrail, Türkiye’nin Suriye’nin askerî kapasitesini güçlendirmesinin bu hareket alanını daraltmasından endişe ediyor. Türk radarlarının, hava savunma sistemlerinin veya askerî unsurlarının Suriye’de daha kalıcı hâle gelmesi, İsrail açısından yeni ve çok daha ciddi bir stratejik denklem yaratabilir.
Bu nedenle Ebu Zuhur saldırısıyla İsrail’in, Türkiye’ye Suriye’de ne ölçüde askerî nüfuz kurabileceğine ilişkin bir kırmızı çizgi göstermeye çalıştığı söylenilebilir.
Gerilimin bir de İsrail iç siyaseti boyutu var: İsrail’de 27 Ekim’de seçim yapılacak ve Netanyahu seçime oldukça zor bir tabloyla giriyor. Reuters’ın aktardığı anketler Likud’un 2023 seçimlerine kıyasla ciddi sandalye kaybedebileceğini gösteriyor. Netanyahu’nun yıllardır en güçlü siyasi sermayesi olan “güvenlik lideri” imajı da 7 Ekim saldırıları ve sonrasında yaşanan savaşlar nedeniyle aşınmış durumda.
Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın Türkiye konusunda yaptığı çıkış bu nedenle dikkat çekici. Barak, Netanyahu’nun Ankara ile gerilimi tırmandırmasını “sorumsuz, pervasız ve aptalca” olarak nitelendirdi ve Türkiye’nin ne İran ne de eski Suriye yönetimiyle karşılaştırılabilecek bir ülke olduğunu vurguladı. Barak’a göre Türkiye ile İsrail arasında çözülemeyecek stratejik bir sorun bulunmuyor.
Netanyahu açısından Türkiye’nin yeni bir güvenlik tehdidi olarak sunulması seçim öncesinde siyasi fayda sağlayabilir. Ancak mesele yalnızca seçim hesabından da ibaret değil. Çünkü İsrail’in karşısında gerçekten değişen bir bölgesel denge bulunuyor.
Türkiye son yıllarda Suriye’den Gazze’ye, Körfez’den Libya’ya ve Afrika Boynuzu’na uzanan geniş bir coğrafyada etkisini artırıyor. Gazze müzakerelerinde Mısır ve Katar’la birlikte başlıca arabuluculardan biri. Suriye’de yeni yönetimin en güçlü ortağı. Suudi Arabistan ve Pakistan’la güvenlik ve savunma iş birliğini Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile derinleştirdi. Üstelik bu anlaşmaya Mısır’ın da dahil edilmesi için diplomatik girişimlerde bulunuyor. Libya’da hem doğu hem batı yönetimleriyle aynı anda temas kurabiliyor. Somali’de uzun süredir askerî varlık gösterirken savunma ve enerji alanındaki ilişkilerini genişletiyor.
Doğu Akdeniz’de de benzer bir tablo mevcut. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askerî ve enerji iş birliğini güçlendirirken Türkiye Mavi Vatan politikasını deniz mekânsal planlaması, deniz milli parkları ve hazırlanan Türk Deniz Yetki Alanları Kanunu üzerinden daha somut bir zemine taşıyor.
İsrail ile Türkiye arasındaki rekabet böylece Gazze üzerinden yürütülen sert söylemlerin çok ötesine geçmiş durumda. Suriye, Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu’nda iki ülkenin çıkarları giderek daha fazla çatışıyor.
Savaş ihtimali düşük, asıl risk üçüncü bir ülkede askeri tırmanma
Bütün bu gerilime rağmen İsrail’in Türkiye ile doğrudan bir savaşa girmesi bugün için oldukça düşük bir ihtimal.
Bunun ilk nedeni Türkiye’nin askerî ve siyasi ağırlığı. Türkiye, İran, Lübnan veya Suriye ile aynı kategoride değerlendirilebilecek bir ülke değil. NATO’nun en büyük ordularından birine, gelişmiş bir savunma sanayiine, ciddi hava ve deniz gücüne ve geniş bir diplomatik etki alanına sahip.
NATO üyeliği de İsrail açısından hesaba katılması gereken önemli bir caydırıcı unsur. Türkiye topraklarına doğrudan yapılacak bir saldırı, yalnızca Ankara ile Tel Aviv arasında kalmayacak, NATO’nun kolektif savunma mekanizmasını ve dolayısıyla Washington’u da işin içine sokabilecek son derece ağır bir kriz yaratacaktır.
Bununla birlikte Türkiye’nin Suriye gibi üçüncü ülkelerdeki askerî varlığı aynı hukuki korumaya otomatik olarak sahip değil. Bu nedenle gerçek risk Türkiye topraklarında başlayacak bir savaş değil, Suriye’de iki ülke ordusunun istemeden karşı karşıya gelmesi.
İsrail’in Türk personelinin veya Türk sistemlerinin bulunduğu bir Suriye tesisini vurması, Türkiye’nin de buna karşılık vermesi durumunda gerilim hızla kontrolden çıkabilir. Aynı şekilde Türk hava savunma sistemleri ile İsrail uçaklarının doğrudan karşı karşıya gelmesi, iki tarafın da istemediği bir tırmanmaya yol açabilir.
Washington’ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çatışmasızlık mekanizması kurmaya çalışmasının nedeni tam olarak bu.
İsrail’in geniş çaplı bir savaşa girmesini zorlaştıran başka nedenler de var. Ülke yıllardır birden fazla cephede askerî operasyon yürütüyor. İsrail ordusunun kendisi 2026’da yaklaşık 15 bin asker açığı bulunduğunu, bunun 7-8 bininin muharip personel olduğunu açıkladı. İran savaşı İsrail bütçesine yalnızca birkaç ay içinde yaklaşık 11,5 milyar dolar ek maliyet getirdi. Moody’s de jeopolitik riskler nedeniyle İsrail’in 2026 büyüme tahminini aşağı çekti.
Böyle bir ortamda, seçimlere iki ay kala Türkiye büyüklüğünde bir NATO ülkesiyle doğrudan savaşa girmek askerî olduğu kadar siyasi ve ekonomik açıdan da son derece ağır bir kumar olur. Bu yüzden önümüzdeki dönemin asıl riski Ankara ile Tel Aviv’in doğrudan karşı karşıya gelmesi değil; Suriye, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Afrika Boynuzu gibi üçüncü coğrafyalarda nüfuz mücadelesinin sertleşmesi hatta askeri tırmanma ihtimali olacak.
İsrail, Türkiye’nin özellikle Suriye’deki askerî ve siyasi ağırlığını sınırlamaya, Yunanistan ve GKRY üzerinden Doğu Akdeniz’de karşı denge kurmaya çalışabilir. Ankara açısından ise en rasyonel seçenek, bu gerilimi Netanyahu’nun ümit ettiği askerî zemine taşımamak.
Türkiye’nin bugünkü avantajı yalnızca ordusunun gücünden kaynaklanmıyor. Ankara aynı anda Şam’la, Körfez ülkeleriyle, Mısır’la, Afrika’daki ortaklarıyla ve Batılı aktörlerle ilişki kurabilen; askerî gücü diplomasi, ekonomi ve bölgesel ortaklıklarla destekleyebilen bir konuma sahip. Bu nedenle, İsrail’in dünya sahnesinde giderek daha fazla yalnızlaştığı bir dönemde, Türkiye’nin yükselen bölgesel etkisini yalnızca askerî baskıyla sınırlandırması kolay görünmüyor.
Önümüzdeki dönemin temel sorusu da bu olacak: İsrail, Türkiye’nin giderek genişleyen bölgesel etkisini göstermelik güç gösterileriyle frenleyebilecek mi, yoksa bu yaklaşım Ankara’nın bölgedeki ağırlığını daha da artıran bir sonuç mu doğuracak?
Bugünkü güç dengesi, ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu gösteriyor.